kendimden rahat yoktur bana. tanımadığım birilerine bal vermek için kendi hayatımı yok ettiğimi, en güzel çiçeklerimin tozunu yağmaladığımı, çiçeklerin kendilerini de koparıp köklerini ayaklarımın altında ezdiğimi hissederim. şimdi kaçık değil de ne derler
bana? yakınları, tanıdıkları, aklı yerinde bir insana
davranır gibi davranırlar mı böyle birine? "şu ara ne
var tezgâhta? bize ne armağan edeceksiniz acaba?"
hep aynı sorular, aynı tavırlar... ve bana öyle geliyor ki
artık yakınlarımın ilgileri, övgüleri, hayranlıkları, tüm
bunlar, aldatmacadan başka bir şey değil. bir hastayı
aldatır gibi aldatıyorlar beni. hani bazen korkuyorum,
gogol'ün poprişçin'i gibi, bir gün arkamdan usulca
yaklaşıp, yakaladıkları gibi tımarhaneye kapatacaklar
diye... en güzel yıllarım olan gençliğimde, yazarlığa başladığım o yıllarda da yazmak sürekli bir ıstıraptı benim için. küçük yazar, hele şansı da yardım etmiyorsa, bir fazlalık gibi hisseder kendini. beceriksiz, sakar, diken
üstünde gibi tedirgindir. karşı konulmaz bir güç, edebiyat ve sanat çevrelerine çeker onu. insanların gözlerine
doğrudan doğruya ve cesurca bakmaya korkarak, silik
ve ürkek, dolanıp durur oralarda. parasız bir kumar
düşkününün korka korka kumar masalarına sokulması
gibi. okurlarımı tanımazdım, ama onları nedense hep
dost olmayan, kuşkucu birileri olarak canlandırırdım
gözümde. topluluktan korkardım, ürkütürdü beni ve
ne zaman yeni bir oyunum sahnelenecek olsa, bana
esmer seyirciler düşmanca bir tavır alıyor, sarışınlarsa
umursamıyorlarmış gibi gelirdi hep. of, ne korkunçtu
bütün bunlar! ne ıstırap vericiydi!