baba ile oğul bir kum saatinin iki haznesi gibiler çünkü; bir vakit gelince, zaman, mukadderat, tanrı ya da her neyse bir şey, kum saatini ters çeviriyor. tam tersine akmaya başlıyor ondan sonra her şey. babanın çocuklaştığını gördükçe oğlun içine doğan o sıcak üzüntü de sarı, ılık kumun aşağı akışı belki.
memleketin, yüzü ışıldayan bütün çocukları gibi, hayatının bir dönemini devrimin, insanın sırtını ılık bir elle sıvazlayan ihtimaline inanarak geçirmişti. devrim olurdu olmazdı orası ayrı mesele. ama devrime yalnızca inanmanın bile, razı olmamakla doğrudan ilgili, vicdanı serinleten, en olmadık zamanda insanın içini yeşerten bir lezzeti var.
babamla aynı ülkenin farklı onyıllarında devrimcilik yaptık, ikimiz de beceremedik. onunki çiçekleri ezen postallarla resmedilebilecek bir fenalıkla sona erdi, benimki ise serbest piyasa şartlarına yenik düştü