nereye gidersen git, aklını da cesedini de yanında taşıyorsun. kendini birine emanet edip, fırsattır deyip tüymedikçe bu alevli azaptan kurtulmanın yolu yok. ölesiye bu canın içindesin çünkü.
sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. biri gelip bizi tezgahtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre parlattığı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. ilk ısırıktan sonra ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama
tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından geçtiğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaşlanmış halin kalıyor eline.
Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk başlarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayağı yalnızlık işte. aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattığında kendi kokunu duymaktan öldürecek kadar...
Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizden kalmış greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdiğin bir şeye benzeyen, ama o olmadığını da bal gibi bildiğin bir tat; acı, buruk, portakal benzeyecek neredeyse, değil ama işte.