• Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkâr olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman var mıdır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?
  • Prof. Alfred Weber, insanın bir maymun değişimi olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere: Utanmayın diyor, aslandan ya da gül ağacından geldiğiniz söylenseydi, hiç kuşku yok, hoşunuza gidecekti. Kutsal Kitap size, yüzyıllarca, bir toprak külçesinden varolduğunuzu söyleyip durdu da niçin utanmadınız.? (Felsefe Tarihi, s. 345-346). Gerçekte hayvanla insan arasında, sanıldığı kadar büyük bir uçurum yoktur. Hayvanın insana oranı, tomurcuğun çiçeğe oranı gibidir.
    Antropoloji bilgini Sir Arthur Keith şöyle diyor: Darwinizmi maymundan hemen insana geçivermiş bir evrim zinciri olarak anlamak yanlıştır. Büyük insan familyasının çeşitli gruplara ve bu grupların da çeşitli türlere ayrıldığı bir eski dünya düşünün. Bugün maymunlar nasıl büyüklü küçüklü çeşitli gruplar halinde görünüyorlarsa, o eski dünyanın insanları da öyle görünmekteydiler. İşte bu çeşitli türev girdabı içinde bir tür, yaşama kavgasından arta kalarak bugünkü insan türünü meydana getirmiştir. (A. Keith, İnsanlığın Eskiliğine Dair).
    Darwin kuramı, evrene altı bin yıllık bir yaş biçen, gökle yer arasındaki bütün varlıkların altı gün içinde yaratıldığını bildiren Kutsal Kitapları kökünden çürütmektedir. XIX. yüzyılın bütün dincileri, bu yüzden, Darwin'e geniş çapta tepki göstermişlerdir. Oxford Piskoposu Wilberforce, Darwin'i savunan Th. Huxley'e, kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi maymundan geldiğini sormaktadır. Huxley, bu kabalığa şu karşılığı veriyor: Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim. (A. Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, c. II, s. 109). Yurdumuzda da bu kuramı tanıtmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi'nin yazılarına karşı o günün hükümeti şu buyruğu vermiştir: Fimâbâat Mithat Efendinin maymunlarına dair matbuata zinhar nesne yazdırılmaması..
  • Annenin karnına düşürdükten sonra oğlunu hayatının sonuna kadar koruyup sahiplenen,güçlü,şevkatli kişidir baba.Dünyanın başlangıcı ve merkezidir o.Bir baban olduğuna inanıyorsan,onu görmesen bile kendini iyi hisseder,onun orada olduğunu,gelip seni şevkatle koruyacağını bilirsin.
  • Orhan Pamuk, üzerine ne söylesem az, ne söylemesem eksik kalacak, “ne onunla ne onsuz” diyebileceğim, her kitabının müthiş uzun olmasından yada belki de biraz durağan ve sakin olmasından ötürü ortalarına doğru “biraz daha kısaltarak da yazılabilirdi, kalite uzunluk ile ölçülemez.” demek mecburiyetinde bırakan şahsına münhasır yazar. Satırlar akıp geçerken bazen sıkıldığım da oluyor fakat genel havaya hakim olan şey; hayranlık. Bir yazar düşünün henüz ilk romanında üç kuşak bir aileyi tasvir ederken hiçbir karakteri atlamadan karakter ve psikoloji analizi yaparken bunu en ufacık yersiz söz etmeden yapıyor. Ne kitap ama ! Elinizden tutup o dönemin Nişantaşı’na götürüp bırakıyor sizi. “Yaşa ve gör.” diyor bir nevi. Bir filmi seyreder gibi.
    Cevdet Bey ve Oğulları.. Sussam kendimi böyle bir değere bir iki güzel şey eklemeden bıraktığım için kendimi kederli hissederim. Söylesem nasıl anlatılır ki bu hislerim. İşte böyle başlıyor analizimin ilk satırları. Bu kitabı okumak da anlatmak da hayat gibi yavaş yavaş alışıyorsunuz.
    Cevdet Bey. Tek derdi ve bütün hayali kuşaklar boyunca anlatılacak destansı bir aile değil de birbirine sımsıkı kenetli belki herkesinki gibi bir aile kurmaktı. Bu başka bir şey bilmeyişinden değil, hayata tutunduğu tek şey bu olduğundandı. Manevi boyutuna bakarsak belki de gerçek bir aileyi hiç göremediğinden, bir şeylerin hep eksik yaşanıyor oluşundan da olabilirdi tek hayali için canını dişine takması. İnsanlar onu ne kadar yadırgasa da, belki de önceleri henüz sevmediği Nigan hanımla sessizce evlenivermişti. Peki bu evlilikte bir paşanın kızı olmasının rolü neydi ? Takdir edersiniz ki çoktu. Şanı yürüsün istemişti Cevdet Bey. Ailesi sonsuza dek onun ismiyle yaşasın, herkes gıpta ile baksın istemişti. Bayram sabahlarındaki o ritüeller bozulmasın, ne yaşanırsa yaşasın o masanın etrafında yemek yenirken unutulsun istemişti. Zamanla eskise de unutulmamıştı o adetler.Henüz ortada bir aile yokken yaptırmıştı iş yerine o tabelayı “ Cevdet Bey ve Oğulları”. Buradan belliydi o bu aile için kendini bile yok sayacaktı. Sessizliğe gömecekti diğer her şeyi. Hayatı olacaktı ailesi. Peki başardı mı ? Onun tek hayali oluşu, oğullarını mutlu olmaya yetti mi ? Sevgisini yeterince anlatabildi mi ? İşte bu sorular roman boyu tartışmak mecburiyetinde kalacağınız sorular olacak. Bir kuşak biterken burukluğu bir tortu gibi hissedeceksiniz kalbinizin kuytusunda.Çünkü Cevdet Bey bu romanda yaslanacağınız koca çınar olacak. Her şey ona bağlı ve her şey ondan bağımsız.

    Nigan Hanım.. Tam da döneminin kadını. Geleneklerine ve ailesine olan bağı sonsuzken “Elalem ne der?” sorusunu bir an olsun aklından çıkarmayan, çocukları için her şeyi yapacak güçte iken bazen hiçbir şey yapmayan bazen de dünyaları onların ayaklarına seren Cevdet Beyin hayallerinin en sağlam kahramanı Nigan.

    Osman.. En büyük oğul. Hayallerin mirasçısı da diyebiliriz ona. Bir aile olmanın ilk ümidi, ilk adımı. Belki de tüm bu sebeplerden ötürü çıkamamış kendi kurallarının dışına. Sorumlulukların ağırlıklarıyla yok olmuş belki de. Her şeyi en ince detayına kadar düşünüp yapması gereken evlat o. Karısıyla mutlu bir yuva sürdürüyormuş rolü yapmak mecburiyetinde bırakılan ve karısını aynı ölçüde sevmeyen. Mecburiyetler onu sevgisizliğe itti deseydik eğer çok doğru bir ifade olabilirdi. Belki de en büyük evlat olmasa gidecek başka bir yolu vardı onun da. Herkes kadar, herkes gibi.

    Refik.. Çok hayal kuruldu üzerine, çok hayal kurdu kendi üzerine. Sonra.. Sonra Cevdet beyin oğlu olmanın bedelini ödedi. Kendi hayatıyla. Evlendi. Mutsuz bir kararın üzerine mutsuz bir evlilik. Önce mutlu olduğunu sandı. Herkesin bakışlarına inat gülümsedi. Onunla alay eden ve yaptığını yanlış addeden dostlarına rağmen. Bir gün durdu ve düşündü “ Bu hayatta ne yapmalı.” İşte bu bütün yaşantısının dönüm noktası olan soruydu. Herkesin sorması gereken.

    Ömer.. Bir yuva kurmanın saadet getirmeyeceğini en iyi bilen ama kendi bile fark etmeden Cevdet beyin yolundan giden Ömer. Refik’in en yakın arkadaşı belki de en uzağı. Hayatın içinde oradan oraya savrulurken varoluş sancıları yüzüne vuracak ve siz onun ağlayacağı bir omuz olma isteği duyacaksınız okuduğunuz her satırda.

    Ahmet. Üçüncü kuşak Cevdet Bey torunu. Resimleriyle hayata tutunmaya çalışırken kayıp düşen ama düştüğü yerden usulca kalkan Ahmet. Hiç vazgeçmedi. Onun için söylenecek en kıymetli şey bu olsa gerek. Ne sevmekten ne davadan.

    Üç kuşağı anlatarak tüketmek istemeyeceğim sizlere lakin koca bir devrin başladığı gibi ihtişamıyla kapanmayacağına tanık olacaksınız. Onların gülüşlerine, yanlış kararlarına, en mutlu anlarına,akıl almaz sevgilerine, yalnızlıklarına ve pişmanlıklarına. Bazı yerler “Bir aile nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı iken bazı yerler “ Bir aile nasıl çöker?” sorusunun cevabını sunacak bütün çıplaklığıyla. Yer yer durağanlaşan ama yine de aldığınız tadı hiç bozmayan bu eser yazıldığı döneme vurduğu damga gibi okuyan herkesin de gönlünde bir mühür olarak kalacaktır hiç şüphesiz.

    Bir aile kolay mı kuruluyordu ? Bir baba evlatlarına her şeyi verebilir miydi ? Çocuklarımız bizim hayallerimizin kurtarıcısı mıydı yoksa biz hayal dünyamızdan artık çıkmalıydık ? Bu ve bunun gibi binlerce sorunun cevabını bulmayı ümit edenler için işte devasa bir başucu kitabı daha..

    Orhan Pamuk okumak için müthiş bir sabra ve kitap sevgisine muhtaçsınız. Hep diyorum ya “Ne onunla, ne onsuz.” Bazen iyi ki, bazen keşke ama çok güzel.
  • 320 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba canlar Dünkü yorumunu yaptığım Gelincik kitabının devamı olan Aşk'sın Sen kitabının yorumuyla geldiiiiimmmmm

    En son Berk ile Selma arasında kıvılcımlar oldu demiştim.Berk bu durumdan kaçmak için Selma'yı amcasının evine Asude Yengesi'ne götürmek için yola çıkarlar.Yolda Selma'nın tuvalet ihtiyacı gelir ama ormanlık alanda oldukları için yolda herhangi bir tesis,benzinlik gibi bir yer göremezler.Mecbur Selma ağaçların arkasına gider ama bir süre sonra çığlık sesi gelir.Berk hemen koşar,çok telaşlanır.Selma ayağı takılıp bir çukura düşer.Berk hemen Selma'yı aldığı gibi çıkar ordan.Çok korkarlar ve bu endişe ile Berk daha fazla dayanamaz ve Selma'yı öper.İkisi de çok utanır.Neyse Berk Selma'yı götürür yengesine ve bırakır oraya.Aradan zaman geçer hiç görüşmezler.Birgün yengesi Berk'i arar ve bir görücü geleceği haberini verir.Berk çıldırır.Hemen oraya geleceğini söyler.Görücülerin geldiği gün Berk de gider ama gelen damat adayını bir yerden hatırlar.Ama nereden?Derken Berk ne yapar eder bu işi bozar ve Selma ile kendi evlenmek istediğini söyler.

    Kadir Dubai'deki ihaleyi bir hafta öne alır ve Azra'ya sürpriz yapmak ister.Yola çıkar.Sabah Kadir'in Azra için koruma ve şoför olarak tuttuğu Hasan Azra'yı çalıştığı kitapevine götürür ama Azra pastaneye gider.Tam pastaneden döner ki karşısında Musa'yı görür.Tehditle Azra'ya sarılmasını ve arabaya binmesini ister.Azra eli mahkum yapar dediklerini ama arabaya binmeden önce Hasan'ın olduğu tarafa bakar.Hasan bunu Kadir'in arkadaşı Selçuk'a haber edince ortalık karışır.Neyse videoları izleyen herkes Azra'yı yanlış anlar.Kadir gelir zar zor söylerler.Kıyamet kopar.Her yeri dağıtır.Kendini harap eder.İhanete uğradığını zanneder.Ama sırada Berk'ten bir telefon alır.Musa'nın birkaç adamı ayarlayıp oraya geldiğini Azra'ya dikkat etmesini söyler ve Kadir'e dank eder.Hasan hala Azra'yı götüren arabayı takiptedir.Azra dövülmüş,saçından sürüklene sürüklene geldikleri bir inşaat halindeki binaya sokulur.İçerde Musa'nın hem tacizine hem de şiddetine maruz kalır.Karnına arka arkaya tekmeler yiyince kanaması olur.Azra anlam veremez ama o an düşünemez de.Neyse Kadir,Selçuk adamları Hasan'dan aldıkları adrese gelirler ve Azra'yı kurtarırlar.Musa mı Kadir'in şerrine uğrar ve can verir.Hem de nasıl can verir Neyse Azra bir süre hastanede kalır bebişiyle beraber.Azra ikiz bebeklere hamiledir ama maalesef biri düşmüştür.Her şey normale dönmeye başlar.Artık evdedirler ve Kadir etrafında fır döner.Derken Berk Selma ile evlenmek istediğini Kadir'e söyler.Bunun üzerine bir sebeple öğrenir Azra ve amcasının evine yola çıkarlar.

    Berk ile Selma düğünlerini Selma'nın baba ocağında yapmak için yola çıkarlar.Geldiklerinde ise evde taziye vardır.Çünkü Orhan kendini ağaca aşmış,Salim Ağa'da felçli haliyle nasıl olduysa silahla kendini öldürmüştü.Selma koşarak eve girer ve şok olur.Neyse kısa zaman sonra düğün hazırlıkları başlar.Azra,Kadir,Selçuk da gelmiştir.Azra'da öğrenir ölüm haberlerini ve her şeye rağmen üzülür.Derken düğün yapılır.Her şey güzel giderken Azra ve Selma düşünmeden hareket ettikleri bir şey yüzünden herkesi çok korkutur ve Azra büyük bir travma atlatır yine.Ama bu travma onun gerçekleri öğrenmesine sebep olur.

    Tabi kitap burda bitmiyor ama ben burda bitiriyorummmm Serinin devamı ve final kitabı olan Yüzleşme'yi sabırsızlıkla bekliyorum.Kitap çok ama çok sürükleyici.Kesinlikle tavsiye ediyorum.Emeğinize,yüreğinize sağlık Yılçay Atar hocam
  • Sende kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası... Burada kimse babasız yaşayamaz.
  •  
    "Bir baba adil olmalıdır,” diye de eklemişti sonra, “adil olmayan baba evladını kör eder."