• Yüzyılların ötesine bakıldığında Doğu resminin gerçek kurucusu görünen Mani'nin her fırça darbesi, iran'da, Hindistan'da, Orta Asya'da, Çin'de ve Tibet'de binlerce sanatçının doğmasına yol açacaktı.
  • 294 syf.
    Kırgız edebiyatçı Osmonakun İbraimov’un 2018 yılında ülkesinde yayımlanan kitabı, aynı yıl Türkiye’de de çevirisi yapılarak piyasaya sürülmüş. Doğrusu, iyi de olmuş. İbraimov, Cengiz Aytmatov ile şahsi dostluğu olan bir edebiyatçı olarak iyi bir biyografiye imza atmış.

    Tartışmasız bir Aytmatov hayranı olarak sadece onun eserlerini değil, onunla ilgili eserleri de okumayı çok seviyorum. Türkiye Türkçesinde yer alan hemen hemen bütün kitapları okuduğumu sanıyorum. Her kitapta yeni şeyler öğreniyorum.

    Bunda da öyle oldu.

    Birkaçını paylaşayım.

    Mesela Cemile hikayesindeki Cemile gerçekmiş! Gerçekten küçük Cengiz Aytmatov’un, bir akrabasının eşi imiş ve kocası askerde iken köyden kaçmış. Hadise doğru yani. Ancak birkaç yıl sonra mutsuz ve yorgun bir şekilde köye geri dönmüş. Tabii Aytmatov’un Cemile’si bir edebi şaheser olduğu için gerçeğinden farklı duruyor. Bu arada Cengiz’in küçük yaşlardaki plataonik aşkı olduğunu da ifade etmeliyim.
    Aytmatov’un yasak aşkı Bübüsara Beyşenaliyeva’dan da epeyce bahsediliyor. İşin magazin kısmında değiliz tabii; şöyle ki, Bübüsara, Aytmatov’un eserlerindeki aşk sahnelerinin, hatta kadın kahramanların ilham kaynağı gibi duruyor. Bübüsara, Kırgızların ünlü bir balerini imiş. Aytmatov, aşk ıstıraplı bir şeydir derken boşuna dememiş tabii, hissetmiş bunu. 1973 yılında kanserden dolayı vefat etmiş Kırgız güzeli Bübüsara. Cengiz Aytmatov, çok ağlamış, acı çekmiş.

    Aytmatov, özel hayatını hiç konuşmayan bir adammış. Bu aşktan sadece Muhtar Şahanov ile sohbetinde bahsetmiş. O sohbet sonradan kitaplaştırıldı.

    Bübsara ona “Açikov" dermiş. Yani Aytmatov’un A’sı ile çingis’in Çi’sini birleştirmiş. İkisi de ünlü oldukları için Bübüsara, evli olan Aytmatov’a zarar gelmesin diye bu aşkı yıllarca gizli tutmuş ve evlenme isteğini reddetmiş. Bu arada Aytmatov’un ilk eşi olan Kenez Hanım bir doktormuş. Kütüphanede tanışmışlar. Ona aşık olduğu sahne de var kitapta. Aytmatov, çocuklarının annesi olan Kenez’e çok büyük saygı duymuş. Yaptığı kaçamak nedeniyle ayaklarına kapanıp af dilemiş. Onu üzdüğünün farkındaymış.

    Nitekim, Cemile’den Asel’e, Zarife’den, Aydana’ya kadar… Hepsinin gerçek hayatta karşılığı var. Ama bence en fazla Kızıl Elma hikayesinin var.

    Kitap, Aytmatov’un görüşleri, inançları, edebi ve siyasi hayatı hakkında çok açıklayıcı bilgilerle dolu. Neden Kırgızca yazarak başladığı yazarlık serüveninde sonradan Rusçaya döndüğü yahut bağımsızlığa nasıl baktığı gibi pek çok sorunun cevabını bulabiliyoruz. Dine bakışı nasıldı, Müslüman mıydı, Türk dünyası için neler düşünürdü gibi soruların da öyle. Mesela Türkiye’ye bakışını çok sevdim.

    “Türkiye'nin onun kalbinde ayrı bir yeri vardı. O, Doğu ile Batı arasında oluşmuş olan bu kültürel ve politik manzarayı hayranlıkla seyrederdi. Atatürk'ün ülkesinde, Orta Asya'nın post-Sovyet ülkelerinin takip edebileceği yolun izlerini gördü...

    Ankara ve İstanbul'a yaptığı her ziyaret onun için bir manevi bayram ve milyonlarca hayranıyla buluşması demekti. Türkiye onun için beğendiği Avrupa ile mensubu olduğu Müslüman Doğu'nun buluşma noktasıydı.”

    Ya da insanlık meselesini: “"Çatışmalardan ve bazı insanların zulmünden kaçıp yerleşebileceğimiz ikinci bir dünyamız yok. Bize böyle bir imkan verilmemiş. Bu, pek de büyük sayılmayan gezegende yaşamayı öğrenmek, işte insanoğlunun bugünü ve bütün geleceği için tek seçeneği."

    Özetle, Aytmatovperverler için önemli ve kıymetli bir eser olduğu kanısındayım.
  • Türkiye'nin onun kalbinde ayrı bir yeri vardı. O, Doğu ile Batı arasında oluşmuş olan bu kültürel ve politik manzarayı hayranlıkla seyrederdi. Atatürk'ün ülkesinde, Orta Asya'nın post-Sovyet ülkelerinin takip edebileceği yolun izlerini gördü...

    Ankara ve İstanbul'a yaptığı her ziyaret onun için bir manevi bayram ve milyonlarca hayranıyla buluşması demekti. Türkiye onun için beğendiği Avrupa ile mensubu olduğu Müslüman Doğu'nun buluşma noktasıydı.
  • 155 syf.
    ·5 günde·3/10
    Cengiz Aytmatov eserlerinde çoğu Orta Asya yazarları gibi Sovyet edebiyatına benzerlik (örnek alma) var. Yazarın bu konuda başarısız olduğunu düşünüyorum. "Beyaz gemi" romanı da kurgunun ve olayların bu kadar basit olmasından dolayı okuyucuya duyguları yaşatmak açısından eksiklikleri var. Romanın sonunda sadece bir farklılık yapıp, okuyucuyu etkilemek bence eleştirilmesi gereken konu. Bence, edebiyat belirli medeniyetlere değil bütün dünyaya hitap edebilmeli, Cengiz Aytmatov eserlerinde ise sadece Kızgızlar için yazılmış hissi yaratıyor. Eserde Boynuzlu Maral Ana efsanesinin kullanılması, eserin onun üzerine yazılması insanın doğayı koruma mücadelesini anlattığını vurgulamış. Yaşlı adamın Boynuzlu Maral Ana efsanesine gerçekten inanması hikayeyinin gerçekçi olmadığını gösteriyor. Bu yazarın eserlerinin bu kadar çok sevilmesinin ve dünyada bu kadar çok okunmasının sebebini anlamıyorum.
  • Şimdilerde Avrupa olarak bilinen coğrafi bölge, Amerika fethinden önce, Asya'nın Batı ucunda fakir bir tarımsal yarımadaydı. Dünya ekonomisinin önemsiz bir unsuruydu ve dünyanın geri kalanına sunabileceği fazla birşeyede sahip değildi. Dünya ekonomisinin hatırı sayılır bir unsuru olabilmesinin yegane yolu, fetihlerden geçiyordu. Orta Çağdaki Haçlı Seferleri tam bu ihtiyaçtan doğan bir macera idi. Daha sonraki dönemde [15.yy] İspanya'dan Yahudilerin ve Endülüs Müslümanlarının atılması, Batı Afrika'dan köle ticareti ve 1492 sonrasında İspanyollar tarafından Amerika Kıtasının fethi, birikmiş zenginliğin yağmalanması, oradaki uygarlıkların tarih sahnesinden silinmesi, jenositler ve katliamlar, Avrupa'dan taşman bulaşıcı
    hastalıklar sonucu ortaya çıkan emek açığını kapatmak üzere Afrikalıların avlanıp köleleştirilerek Amerika'ya
    taşınması, Avrupa denilen bölgenin altı katı büyüklüğündeki Amerika toprağının Avrupalıların özel mülkü haline
    getirilmesi; değerli madenlerin [altın, gümüş] çıkartılıp Avrupa'ya taşınması, daha baştan kapitalist nitelik taşıyan tarımsal plantasyonların açılması. Atlantik bölgesini önemli bir ekonomik-ticari merkez haline getirdi. Avrupa'nın zenginliği esas itibariyle üç kıtanın beşeri ve doğal zenginliğine ve servetine el koymaya dayanıyordu.
  • Bu çağda İncil'den bir iki parça Orta Asya'daki Türk dillerine de çevrildi. "Türkçeye ilk çeviri Sultan IV. Mehmet'in baştercümanı Ali Bey tarafından yapıldı. Bu çeviri 1666 yılında bütünlendi".98Basılmak üzere Hollanda'ya götürüldü ama basılmadı. Ali Bey'in kaleminden çıkan metin Leyden Üniversitesi kitaplığındadır. "Bu çeviriye dayanan ilk Türkçe Yeni Antlaşma 1819'da 5000 nüsha olarak basıldı. Tüm Kutsal Kitap ise 1827'de yayınlandı"99.
  • Türk ve Sitan kelimelerinin birleşmesinden doğan Türkistan kelimesi Fars kaynaklarında Orta Asya' ya verilen bir isimdir. Yani Türk ve İranlıların nazarında Orta Asya Türk Irani Sir Derya (Seyhun) Irmağ'nın doğusu kastedilmişse de daha sonra bu isim daha kapsayıcı şekilde bütün Orta Asya için kullanılmıştır. 19. yüzyilın 2. yarısinda bölge Ruslar tarafindan işgale başlanınca bu ad daha da kapsayici bir hale gelip sıklıkla kullanılır olmuştur. Nitekim Hindistan üzerinden hakimiyetlerini Orta Asya üzerine doğru genişletmek isteyen İngilizler de Türkistan kelimesini benimsemiş ve kullanmaya başlamışlardır. Daha sonra Rusların işgal ettiği bölgeye Batıi Türkistan, Çinilerin ele geçirdiği topraklara ise Doğu Türkistan denilmiştir.

    Orta Asya tabiri ise 1867’de Rus işgalinin ilk dönemlerinde Rusça’dan “sredney azii” diye uydurulmuş ve diğer batı dillerinde kabul görmüştür. Bundan dolayı Türkistan tabiri yerine Central Asia veya L’Asie Central ifadeleri yerleşmiştir. Ülkemizde tarihimizin bu cephesi maalesef bilimsel bir şekilde gelişmediği için Türkistan kelimesi savunulamamış unutturulmaya çalışılmıştır. Aslında Orta Asya tabiri de çok yanlış değildir. Ancak Türkistan adı tarihi gerçekliği taşıması ve Türk tarihinin eski ve yeni tarafını göstermesi bakımından çok önemlidir.