• Üzülme lan bu da geçer, sen ki orta doğu da patlayan bombalara, Çin’de yapılan işkencelere, Hindistan’da yapılan lince, Srebrenitsa katliamına, Myanmar’a sessiz kalmışsın bu da geçer.
  • Çiçek kültürü hiç yok olmamakla birlikte, şimdi bazı hızlı değişimler geçirmektedir. Bugüne dek hâkim renkler kırmızı ve beyazken, artık çoğunlukla sarıdır. Kırmızı hem burada hem de Do­ğu Berlin’de önemini büyük ölçüde yitirmiştir. Sadece tercih edilen renkler değil, çiçeklerin kullanıldığı ortamlar da bazı rahatsız edici de­ğişikliklere maruz kalmaktadır. Bir arkadaşın amcası Bohemia’nın ku­zeyinde bulunan ve bir kısmı ihracat için olmak üzere çiçek yetiştirici­liğinde uzmanlaşan bir kooperatifte çalışmıştı. Kooperatif bu işi ancak hükümet izniyle yapabiliyordu ve bunun için de bakanlıklarla doğru bağlantılara sahip olmak gerekiyordu. Çiçekler çoğunlukla kamusal durumlarda kullanıldığı için, belli bir takvime göre yetiştirilmeleri ge­rekiyordu.* Bunlardan biri 8 Mart’taki Uluslararası Kadınlar Günü’ydü ve bu gün için kooperatif büyük miktarlarda küpeçiçeği yetiştiriyordu. Ama Kadife Devrim’le birlikte, bu kutlama bir yana bırakılarak “An­neler Günü”, yani daha eski dinsel festival tercih edilmişti. Partiden ki­liseye kayış, kooperatifin yarım milyon krona zarar etmesi anlamına gelmişti; çünkü Anneler Günü çiçekleri küpeçiçekleri değil, inci çiçekleriydi.
    Çiçek kültüründeki diğer önemli değişim, komünist hükümetlerin yıkılışını getiren günlerde meydana geldi. Çünkü, çiçekler resmi amaç­lar için yaygın bir şekilde kullanılsalar da, kişisel kullanımda aynı za­manda direnişin sembolleriydiler; kısmen bahçeciliğe faydacı yaklaşı­ma bir direnişin sembolleri, orta sınıflar için daha refah günlerin bir hatırlatıcısıydılar; ama daha önemlisi, bir dava uğruna ölenlere sunulu­yorlar ya da gücü oydan ziyade silahta yatanlara karşı sessiz bir çağrı olarak kullanılıyorlardı. Bu sembolizm, San Francisco’nun çiçek insan­larından Portekiz’de 1974’te Başbakan Caetano’ya karşı girişilen ve askerlerin tüfeklerinin namlularına karanfiller konulan başkaldırıya ka­dar çağdaş kültürlerin içine işlemiştir. Otoriter rejimlere karşı sosyalist mücadelerde de bu sembolizm yaygındı. 1990 yılının nisan ayında Pe­kin’in Tiananmen Meydanı’ndaki tek protestocu, bir sene önce Hu Yaobang’ın ölümünün anma töreninin yapıldığı ve öğrencilerin protes­tolarının başlangıcının odak noktasını oluşturan anıta bir demet çiçek koymaya çalışmıştı. Çiçek sunmak direniş şehitlerini anmanın önemli bir biçimi olmaktan ibaret değildi, silahın keyfi iktidarına karşı halkın moral gücünün de bir sembolüydü. 6 Mayıs 1990 tarihinde Romanya vatandaşlarına Moldavya Sovyet Cumhuriyeti’ne geçici olarak girme izni verildiği zaman, sınırı geçen kalabalıkların ellerinde akrabalarına vermek ve onları ayıran nehre atmak için çiçekler vardı. Birkaç gün sonra Sovyet ordusu barışçıl niyetlerini sergilemek için Moskova’da bir resmi geçit yaptığında, tanklar çiçeklerle süslenmişti. Armağan çiçekler bir kez daha kan kurban etmenin karşısında duruyordu; çiçek gücü silah gücüne, aşk savaş ve otoriteye karşıydı. Ne var ki, bu “devrimci” durumlar için bile Çiçek tedarik etmenin ticari bir yönü olabilmektedir. Berlin Duvarındaki askerlere verilen çiçekler, çiçekçi kızların eşlik ettiği bir yük arabası konvoyu yollayan bir Hollanda şirketi tarafından özel olaraksağlanmıştı. Bu cömert jesti yaparken şirket aslında normal Tutinine bir ek yapıyordu; çünkü Berlin’deki biçilmiş çiçeklerin çoğu zaten Hollan­da’dan geliyordu. HollandalI tüccarlar hem olayı kutluyor hem aynı za­manda ürünlerinin tanıtımını yapıyorlardı.
  • 308 syf.
    ·Puan vermedi
    Seha Meray ve Osman Olcay'ın titiz çevirilerini içeren bu kitap, özellikle Sevr Antlaşması'nın günümüz Türkçesiyle anlaşılabilecek derli toplu ve eksiksiz bir metnini içermesi bakımından çok önemli. Çanakkale Boğazı, Ege ve Kuzey ve Doğu Anadolu topraklarının Sevr tasarısındaki halini gösteren 3 dev haritayı da içeren kitap Osmanlı'nın Sevr Porselen Fabrikası'nda nasıl iğdiş edildiğinin yahut katledilmeye çalışıldığının en aydınlatıcı belgesi durumunda.

    Osmanlı, her ne kadar objektif bir bakışla 1914'te sonradan galip olacak devletlere savaş açmış, bu devletlerin savaşa girmeme uyarılarını dikkate almamış ve savaş sonunda yenilgiye uğradığı için bir çeşit "cezalandırmayı" ya da "ıslahı" hak etmiş görünse de Sevr, tüm maddeleriyle Osmanlı'yı ortadan kaldırmayı amaçlamasıyla cephedeki savaşın masa başına taşınması protokolüdür. Osmanlı, savaş sonunda Orta ve Kuzey Anadolu'ya sıkıştırılarak küçültülmüş de olsa devamlılığı İtilaf üçlüsünce sağlanıyor gibi gösterilmiş olabilir. Lakin kitaptaki tam ve anlaşılır metnin özellikle ekonomik ve mali maddeleri incelendiğinde Osmanlı'nın açlığa mahkum edildiği ve dolayısıyla tam anlamıyla yavaş bir cinayete kurban edildiği açıktır. Galiplerin mağlupları ezmeye çalışması sebep-sonuç ilişkisi bakımından normal olsa da galibin mağlubu tüm bir gaddarlıka yok etmeye çalışması uluslararası ilişkilerde özellikle modern çağlarda her zaman uzun vadede galibe zararı dokunan bir yönelimdir. İkinci Dünya Savaşı'nın, Versay'ın, Sevr'in ve diğer antlaşmaların evladı olması bunun en büyük kanıtıdır. Neyse ki İttifak devletleri bu antlaşmalarla ezilse de tam anlamıyla yenilmeleri 1945'i bulmuştur. Bunun tek istisnası ise Türkiye olmuştur. Türkiye kendisine dayatılan antlaşmayı yırtıp yerine Lozan gibi bir antlaşmayı daha adilane bir milletlerarası ortamda masaya koyabilme yeteneğini gösteren yegane ülke olmuştur. Bunun da ifası, Damat Ferit ve Zat-ı sözde Şahane Vahidüddin değil Mustafa Kemal ve ekibine düşmüştür.

    Kitap, yalnızca Sevr Antlaşması'nı değil aynı zamanda Mondros Mütarekesini, Sevr'in taslağını, Osmanlı'nın bu taslağa verdiği cevabı, İtilaf'ın Osmanlı'ya ültimatom metnini ve Osmanlı hükümetinin Sevr'i kabul ediş toplantısının tutanağını da içerir. Sevr'in kendisi ise kitabın dörtte üçü kadar yer tutar. Antlaşmanın başındaki Milletler Cemiyeti'ne dair maddeler ve sonlarındaki Uluslararası Çalışma Örgütü ile ilgili maddeler hariç tamamı Osmanlı ülkesiyle ilgilidir. İtilaf ülkelerine lazım olduğu vakit telefon ve telgraf hattını derhal tamir etme yükümlülüğü gibi gurur kırıcı ufak tefek maddelerden tutun da Osmanlı'nın elindeki tarihi sanat eserlerinin bir an evvel İtilaf ülkelerine teslim edilmesi gibi alenen hırsızlık maddelerine kadar birçok acı detayı barındıran Sevr Antlaşması, Anadolu'nun hayırsız topraklarında sıkışıp kalma ve nihayetinde can verme kaderiyle karşı karşıya kalan bir ülkenin son nefesi gibi ise de okur bu trajediye Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal, İsmet Bey ve Lozan'ı aklında tutarak gülüp geçecek amma ve lakin dersler de alacaktır.
  • Bu bakımdan geri kalmış ülkelerde çağdaş aydın, (Nerede olursa olsun, ister Latin Amerika'da, ister Uzak Asya'da, ister Orta veu Yakın Doğu'da olsun fark etmez. Zira, Fanon'un ifadesiyle geri kalmış toplumlar benzer bir kade re, benzer dert, ihtiyaç ve seçime sahiptirler. Çünkü aynı güç karşısında ve ortak zamanda bulunmaktadırlar.) ya önce fikri tercih etmelidir ya da fikirsiz medeniyeti! Medeniyet ile kastedi len, medenî insanların ortaya koydukları şeydir. Son yirmi otuz yılın, hatta son kırk elli yılın tec rübesi, işe ideoloji ile başlayıp öz bilinç ve sosyal bilinç kazandıktan sonra harekete geçen toplum ların, bugün dünyanın medeniyet kurucu güçle T İle aynı safta yer aldıklarını göstermiştir. Ama yola hızlı bir Batı taklitçiliğiyle koyulan, öz bilinç ve sosyal bilinçten mahrum olan, ideolojisi bu lunmayan, sadece Avrupa medeniyetini kullan mada sahte bir uyanışla yetinen toplumlar, Ba ti'nin tüketicisi olmuşlar, onun esaret ve zillet boyunduruğu altında kalmışlardır. Bunun örneklerini bizzat siz kendi zihninizde bulabilirsiniz.
    Ali Şeriati
    Sayfa 14 - Fecr yayınları
  • Batı neyi istismar etmemiş ki?
    [...]
    Sözü nereye getirmek istiyoruz biliyor musunuz? Bir istismar şâheseri olan “Çocuk Yılı” düzmecesine.
    Batının sömürdüğü uzak ve Orta Doğu ülkelerinde milyonlarca çocuk açtır, hastadır.
  • 80'lerin bir dizisi var. Münir Özkul gibi oyunculara ev sahipliği yapmış bir dizi, ismi de "Uzaylı Zekiye". Çok kimse bilmez sanıyorum şu diziyi, bilen de muhtemelen çarpık bir gülümseme ile andı şuan. Salaklığın fecrinde yaşamını idame ettiren, saçları iki yana bağlı, çirkinlikten nasibini almış, rengarenk giyimli , babadan şefkatli anadan sabırsız dayak cücüğü , orta halli ailenin tek patatesi, ve en önemli özelliği şahsına münhasır arada bir gökten buna mâlolan sihirvari yetenekleriyle ünlenen kızımız Zekiye. Her bölümde başka bir konu işlenir. Şimdi ise bir sektör haline gelen dilenciliği inceleyeceğiz.
    Sahnenin açılışı şöyle, bizim dilenciler ortak bir yerde yaşarlar, işsiz güçsüz sap sapık kim varsa burada, her gün gerekli kepaze sakat sakatat görgüsüz evsiz gariban makyajı giyimi kuşamı yapılır, millet işe çıkar. Dilenciliği mesaili bir işe çevirmişlerdir, her gün herkesin parası toplanır taksim edilir.
    Dilenciliği de şu şekilde açıklarlar, "Dilencilik insanın ruhundaki acıma duygusunu tedavi eder."
    Aslında bir bakıma bu doğru bir tespit, bir şekilde acımasız bir hareketin ardından insan fıtraten yahut vicdanen olumlu addettiği kimi davranışlar sergiliyor. Buna bizler pişmanlık duygusu diyoruz, fakat pişmanlık kelimesi bu olguyu tam anlamıyla karşılamıyor. Pişmanlık durumu düzeltmek için yapılan bir geribildirim eylemi iken acıma duygusunu tedavi etmek tamamıyla başka bir işe yönelmek babında.
    Bu aklıma şunu getiriyor esasında,
    Doğu kültüründe bir insan başarısız ise "kısmetinde" olmadığı içindir. Bu yüzden yadırganmaz hatta "gariban" diye kutsanır. Batı kültüründe ise başarısızlık o kişinin "beceriksiz" olduğu anlamına gelir ve kişinin "yetersiz" olduğunu düşündürür.
    Yazıyı " Coğrafya kaderdir." gibi klişe bir sona getirmeyeceğim merak etmeyin.
    Dizinin devamında şayet biz birer Uzaylı Zekiye olsaydık yapacağımız şey şu olacaktı, aniden bizlere bir ilham gelecek ve dilencilerin bu sıradışı basit oyununu açığa çıkaracak uzaylı davranışları sergileyecektik. Fakat şu noktada eğer Uzaylı Zekiye değilsek -kendini Zekiye sananlar dışında- dilencilerin ve dilencilik eyleminin toplumda gerekli olduğunu tartışabiliriz. Herkes kendi kapısının önünü temizlesin dünya da mis gibi olsun aklansın paklansın mantığı ile realitenin sökmediğini biliyoruz. Yani esasen bir dilenciye duyulan acıma hissinin yanı sıra gelen acımasızlık hissi de onların varlığının bir sebebi. Şimdi bumerang döndü.
    Acıma duygusunu tedavi etmedi, acımasızlık duygusunu kutsadı.
    Ne diyorduk?