Balista
Balista "fırlatmak" anlamına gelen Yunanca "ballistra" kelimesinden türemiştir. Sicilya ve Batı Yunan Kolonilerinin Tiranı I. Dionysius(en) (MÖ 400) tarafından kullanılmıştır. Romalılar tarafından fırlatılan mızraklara düştüğü yeri yakacak, küçük ateş topları yerleştirilerek bir nevi ilkel bir füze olarak kullanıldı. Savaş meydanında yüksek menzili ile Romalılara askeri avantajlar sağladı. Ortaçağ boyunca Avrupa ve Orta Doğu'da kullanılan bir savaş aleti oldu.

Corpus., Gazap ve Şafak'ı inceledi.
19 May 14:41 · Kitabı okudu · 12 günde · 1/10 puan

Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
16 yaşındayım.
Mü – kem – mel – im.
Harika, demiş miydim?
Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

Halidcan da şöyle:

Selam, ben Halid.
Üzgün ve öfkeli.
Bedbaht ve katil.
Mutsuz ve ergen.
Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
Gülmem.
Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
Çekindim utandım
Nefes alamadım
Bakışını yakalayınca dayanamadım
Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
Dilim tutulup orada kendimden geçince
Bir laf bulamadım
Orada öylece kaldım
Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

(Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

Selam, ben Tarık.
Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

Bir an sonra…

Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

Sevgiler, saygılar.

Civa
Kürtçe jiyin yaşamak, bi- dilek kipi öneki, bijî de “yaşasın” oluyormuş. Bijî serok dedikleri “yaşasın Başbuğ” – sözde sosyolog olanı değil tabii, öbürü. Jiyan yaşam, bazen kişi adı olarak görülüyor.

Biz bu fiili başka yerden de tanıyoruz aslında, tahmin bile etmezsiniz. Adım adım gidelim bakın.

Sanskrit adı verilen eski Hintçe yazı dilinde jîvati yaşamak, jîvá canlı, jîvaka “canlı gümüş” adı verilen sıvı metalin adı, bildiğimiz civa. Jîvatha da can yahut nefes veya ruh.

Neredeyse Sanskrit kadar eski ve onunla akraba olan bir başka dil Avesta, tahminen MÖ bin yıllarında Doğu İran taraflarında konuşulmuş, Zerdüşt dininin en eski kutsal metinleri bu dilde telif edilmiş. Avesta dilinde jyâiti yaşamak, geniş zaman hali jvaiti (“yaşar”), jva canlı. Avesta’dan ayrı bir dil olan eski Pers dilinde ise uzun i ile jîva canlı.

Eski Farsçadaki /j/ sesi Orta ve Modern Farsçada bazı koşullarda /j/ veya /c/ olur, bazı koşullarda /z/ halini alır. Bunun kuralını söyle deseniz şimdi ezbere söyleyemem, ama düzinelerle örneği olduğunu biliyorum. Sonuçta Farsça cân yaşam demek, Eski Farsça *jwân veya *jyân biçiminin devamı. Buna karşılık yaşamak eylemi zîstan, bunun geçmiş zaman hali zind, bundan türeyen sıfat da zinde yani “canlı”. Termometreye konan nesnenin Farsçası jîva veya cîva yazılıyor. Eski Farsça jîvak sözcüğünün normal ses evrimi uyarınca *zîba veya *zîbak olması gerekirdi. Modern Farsçada bu kelimeler yok, neden olmamış bilmem, ama civanın Arapçası aynen zîbak, Farsçadan alınma bir kelime diye yazıyor eski sözlüklerde.

Kürtçeyle akraba bir dil olan Zazacada yaşam jewiyaene imiş, yanlış yazdıysam düzeltin.121 Daha uzaktan akraba dillere girersek daha neler var, bilseniz. Mesela biyolojiden ve biyografiden bildiğiniz Yunanca bíos (yaşam), Viva Zapata’dan tanıdığınız Latince vîvere (yaşamak), vîvus (canlı), vîta (yaşam), quicksilver (civa) ile hemen bağlantısını kuracağınız İngilizce quick (esas anlamı: canlı) hep aynı Hintavrupa kökünden türemiş kelimeler, normal ses evrimine uğrayıp böyle olmuşlar. Ayrıntısına gireriz peki, ama başka zaman.

Sevan Nişanyan

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
16 May 07:18 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Sadece Türkiye'de değil, İslam âleminde, hatta Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Doğu ve Uzak Doğu'da da onun adı bir efsane olarak bir asırdır yaşamaya devam etmiştir. Bugün dahi zaman zaman Afrika'da, Hindistan'da, Güneydoğu Asya'da, şurada burada Cuma hutbelerinin onun adına okunduğunu bildiren gazete haberleriyle karşılaşmamız sürpriz değildir bu yüzden.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan
Murat çakır, bir alıntı ekledi.
15 May 11:20 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Büyük Orta Doğu projesi çerçevesinde Türkiye' yi pilot ülke yapıp etrafında operasyonlar düzenleyen yeni tapınak şövalyeleri İslâm' ı kendilerine göre terif etmeye başladılar.
Onlarla uyumlu olanlar olmayanlar...

İki Bin Yirmi Dört, Lütfü Şehsuvaroğlu (Sayfa 123 - Elips)İki Bin Yirmi Dört, Lütfü Şehsuvaroğlu (Sayfa 123 - Elips)
Volkan YILDIRIM, Abum Rabum'u inceledi.
15 May 08:38 · Kitabı okudu · 30 günde · 9/10 puan

Bir tarih, kocaman imparatorluklar, krallar, tapınaklar, orta doğu, uzak doğu.. Hepsi var kitapta.. CIA, MOSSAD, MIT ve eli kanlı tarikatlar.. Müthiş kurgulanmış. Akıcı, itici, sürükleyici ve şaşırtıcı bir polisiye. Bence başyapıt.

İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Kudüs için ellerimiz semaya kalkmaktan başka bir şey yapmazken tepki göstermekten aciz gamsızlara yazıklar olsun! Dünya değişiyor orta doğu ısınıyor muhtemel bir savaşın eşiğine gidiyoruz ancak hala bir dava sahibi olabilmiş değiliz. İsrail de anneler çocuklarını Müslüman avlayacak diye yetiştirirken biz dandini dandini bostana diye yetiştiriyoruz. Artık bin yıllık tarihin verdiği gururu sırtlayıp mazlumların yanında olmamızın vakti gelmedi mi? Uyan ey aziz millet sen sosyal medyalara dizilere sıkıştırılmış olsan da elbette şaha kalkarsın 15 Temmuz da ki gibi lakin biraz gayret ve dava aşkımız olsun.

furkan aşı, Dede Korkut Hikâyeleri'ni inceledi.
12 May 09:10 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Türklerin önce orta asya'da ki ilk yurtlarında, sonra batıda, doğu anadolu ve azerbeycan'da yaşadıkları tarihin geniş yansımaları şeklinde karşımıza çıkarlar. yarı manzum, yarı mensur eserlerdir. büyüklük bakımından hepsi bir bütünlük oluşturan 12 destandan oluşurlar. orjinal nüshalarından biri dresden'de biri vatikan'da bulunmaktadır. bu iki nüshaya dayanarak hazırlan eseri 1964 yılında türk kültürünü araştırma enstitüsü yayınlamıştır.

Kimola, bir alıntı ekledi.
10 May 01:59 · Kitabı okudu

Diplomalı cahillerin Abdülhamit Düşmanlığı
Peki Hocam! Sizce Abdülhamid Han üzerindeki bu yanlış iddialar, ithamlar nedendir acaba?

Bana göre işin içinde, kuyumuzu kazmak isteyen devletlerin çomakları var. İngilizlerin, Yahudilerin, Ermenilerin ve Yunan’ın parmakları var. Ona “Kızıl Sultan!” sıfatını biz takmadık ki! Ona ilk defa “Kızıl Sultan!” diye saldıran Fransız tarihçilerinden: Albert Vandal ’dır.

Abdülhamid Han’ın çok kuvvetli ve büyük düşmanları vardı. Bir kere Sultan Abdülhamid Han, Türkiye ’de ve Orta Doğu ’da, İngiliz emperyalizmine engel oldu.Bu bakımdan, sömürgeeci İngiltere’nin hırslı Başbakanı Gladson ve İngiliz basını, Abdülhamid Han’a düşman kesildiler. Adamların niyetleri kursaklarında kaldı. Abdülhamid Han’a “Kızıl Sultan!” diye saldırdılar. Bizim bir kısım zavallı insanlarımız da, bu çirkin sıfatı onlardan alarak, papağanlar gibi ezberleyerek tekrarlayıp durdular. Avrupa’da, İngiltere’de “le sultan rouge!” bizde ise: “Kızıl Sultan!” Ne kadar hazin!

Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler (Sayfa 259)Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler (Sayfa 259)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
10 May 01:27 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Kaşgar elçisi Hoca Töre'yle birlikte yola düşen bu Osmanlı savaş timini taşıyan gemi, Süveyş Kanalı'ndan geçerek Hint Okyanusu'na açılmış ve Hindistan'ın Bombay şehrine varmış, heyet, getirdiği yardım malzemeleriyle karaya çıkmıştır. İngilizlerin önlerine çıkarttığı binbir müşkilat ve eziyeti güç bela atlattıktan sonra nihayet Kaşgar'a varmışlar ve Müslümanların sevgi gösterileri ve gözyaşları arasında şehre girmişlerdir.

Seyyid Yakup Han'ın 100 pare top atışıyla selamladığı Osmanlı yardım heyeti, bu gelişiyle Orta Asya İslam âlemine adeta yeni bir hayat aşılamıştır. Doğu Türkistan'a gönderilen ay-yıldızlı Türk bayrağı, Kaşgar semalarında dalgalanmakta, hutbe Osmanlı padişahı adına okutulmakta ve basılan paralarda Osmanlı hakimiyeti açıkça belirtilmektedir.

Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa ArmağanAbdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Mustafa Armağan