Giriş Yap
Avrupa dışında 1860'lara kadar süren demiryolu inşaatları meta ekonomisinin yayılışını temel alıyordu. Buna; Kuzey Amerika'daki demir yolları ve demir yolu inşaatı için Rusya'ya verilen borçlar örnek gösterilebilir. Asya ve Afrika'da inşa edilen demir yolları hemen hemen tümüyle emperyalist hedeflere hizmet ediyordu. Bu, ekonomik tekelleşmenin sağlanması ve hinterlantın (iç bölge) politik egemenlik altına alınması anlamına geliyor; aynı şekilde bu durum Rusya'nın Uzak Doğu ve Orta Asya'daki demir yolu inşaatları için de geçerli. Rusya tarafından İranlılara verilen demir yolu tavizleri, Almanların Bağdat demir yolunun inşası için verdiği borçlar ve Almanların Afrika'daki kolonilerde demir yolu inşa etmeleri da aynı karakteri taşıyor. Demir yolu inşası ile ekonomik getirileri arasındaki bağlantı, Osmanlı Türkiye'siyle yapılan Alman dış ticaretine bakılarak çok rahat görülebilir. Demir yolunun inşa edilmesinden önce 28 milyon mark düzeyinde olan Alman ihracatı, 1911 yılında 113 milyon marka yükselmiştir. Verilen borçlar kuşkusuz yüksek düzeyde bir faizle geri ödenmek zorundaydı. Bağdat demir yolu inşaatını ele alalım: Bağdat demir yolu için verilen borçlar yol boyunca uzanan bölgeden toplanacak vergi gelirleriyle ödeneceği şartıyla garantiye alınmıştı. Bu gelirler de ağırlıklı olarak köylülerin gelirinden alınan %10'luk vergilerden, yani Osmanlı Devleti'nde vilayet tarafından görevlendirilen vergi memurlarının topladığı vergilerden meydana geliyordu. Burada vergi geliri için alınan temel ölçü çiftçilerden hasatlarının %10'unun alınmasıydı. Mültezim sorumlu olduğu sancakta vergilendirmeyi arttırarak gelirini yükseltebiliyordu. Gerçekte tek tek çiftçilerin vergi yükü %10'un üzerinde oluyordu. Genellikle tahıl satıcısı olan mültezimler, çiftçileri, hasatlarını çok düşük fiyata kendilerine satmaya zorlayabiliyorlardı. Yerel memurların rüşvet almaya yatkın olmaları, çiftçileri bu sistemde tümüyle çaresiz bırakıyordu. Anadolu köylülerinin buğdayı mültezimlerin elinde paraya dönüşüyordu. Onlar da karlarına el koyduktan sonra bu parayı Osmanlı İmparatorluğu Düyun-u Umumiyesi 'ne teslim ediyorlardı. Burada söz konusu olan devlet kurumunun dış borçlardan sorumlu olmasıdır. Bu kurum da kredi verenlere (söz konusu durumda, aynı zamanda Alman işverenlerinin bir ortaklığı olan ve demir yolunu inşa eden; lokomotifleri satarak yayan ve bu şekilde iki kere kazanan Deutsch Bank'a) faiz ve sermaye hizmeti sunuyordu. "Türk Devleti'nin gerçek rolü, sermayenin hedefleri için tarım ekonomisi üzerinde baskı uygulayacak bir politik aygıta indirgenirken, Avrupa sermayesi ve Asya tarım ekonomisi arasındaki vahşi mekanizma apaçık biçimiyle gerçekleşmiş oluyordu. Bu sürecin sonuçları, bir taraftan gelişen sermaye birikimi ve Alman sermayesinin Türkiye'deki yeni politik ve ekonomik genişlemesi için mazeret olarak büyüyen "çıkar alanları"; diğer taraftan (Türk Devleti'nin Avrupa'ya ekonomik ve politik olarak daha fazla bağlı hale gelmesinde görülebileceği gibi) devlet eliyle Asya tarzı tarım ekonomisinin hızla parçalanması, yıkımı ve kanının emilmesinin temelindeki demir yolları ve mal trafiğidir."
Kapitalizmin Suç Tarihi, Werner BiermannSayfa 9 - Phoenix Yayınları
Reklam
AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU Türk milliyetçiliğinin adı olan Türkçülük fikrinin öncü ve tanınmış isimlerinden Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun devlet adamı, fikir adamı ve sanatkâr olarak milletimize hizmetleri büyüktür. Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen eserlerinin yeni baskıları yapılmakta ve genç nesiller tarafından takip edilmektedir. Onun hakkında en derli toplu çalışma ve değerlendirme, kendisi de Türkçülük fikrinin tanınmış isimlerinden olan Dr. Fethi Tevetoğlu tarafından yapılmıştır. Tevetoğlu, Tıp Fakültesi öğrencisi olarak İstanbul'da bulunduğu yıllarda fikir hayatımızın tanınmış isimleriyle birlikte olmuş, kendinden önceki nesle mensup olanları ziyaret etmiş, ebediyete intikal edenleri tanıyanlardan sorarak öğrenmiş ve topladığı bilgileri makale ve kitap halinde neşrederek bu sahada emsalsiz bir literatür meydana getirmiştir. Onun yazdıkları günümüzde bu vadideki çalışmaların temel başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir. Onun öğrencilik döneminde "Türklük İçin Sanat" adıyla hazırladığı ama bastıramadığı kitabında Ahmet Hikmet Müftüoğlu'na bir bölüm ayırdığı biliniyor. Tevetoğlu, söz konusu gayri matbu kitabında Müftüoğlu'na tahsis ettiği bölümden bazı parçaları naşiri olduğu Kopuz dergisinde müstakil bir makale halinde neşretmiştir. AİLESİ, DOĞUM YERİ VE YILI Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 3 Haziran 1870 tarihinde İstanbul Süleymaniye'deki Dökmeciler semtinde bulunan baba evinde doğmuştur. Baba tarafı Yunanistan'ın Mora yarımadasının Anaboli şehrinde iskân edilmiş bir Türk ailesine mensuptur. Büyük dedesi Moralı Hafız Hacı Ahmet Efendi, bölgede uzun yıllar müftülük yapmıştır. Dedesi Abdülhalim Efendi, dini eğitim görmüş ve babası gibi müftülük görevinde bulunduğundan aile Müftüoğlu lakabıyla tanınmıştır. 1820 yılında Yunan ayaklanması başladığında Mora Müftüsü bulunan Abdülhalim Efendi, gaz ve reçineye bulanıp yakılmak suretiyle öldürülmüştür. Bunun üzerine eşi Tripolice şehrinde doğan oğlu Yahya Sezai’yi alarak hemşerileri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver'in atası Abdurrahman Sami Paşa'nın himayesiyle İstanbul'a göç etmiş, Süleymaniye semtine yerleşmiştir. Abdurrahman Sami Paşa ile amcazade olan Yahya Sezai Bey, annesinin ihtimamı ile İstanbul'da büyütülmüş ve okumuştur. İstanbul'da ve yurdun değişik köşelerinde muhtelif görevlerde bulunmuştur. 1856'da Evkaf-ı Hümayun Nezareti Mektupçusu olmuştur. Basılmamış bir divanı bulunmaktadır. İlerleyen yıllarda tasavvufa yönelmiştir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun annesi Halveti Şeyhi Ahmet Bedreddin'in torunudur. Annesinin babası Mora kökenli Şeyh Tahir Efendidir. Bu aileden de şairler yetişmiştir. Ailenin önceden doğan çocukları uzun süre yaşamamış, değişik hastalıklarla küçük yaşta vefat etmişlerdir. Bu sebeple Ahmet Hikmet’in doğumunu babası özel olarak kaydetmiştir. EĞİTİMİ Ahmet Hikmet babası öldüğü zaman yedi yaşında idi. Babasının sağlığında ilkokula gitmeye başlamıştı. Önce Süleymaniye Dökmeciler Mahalle Mektebi'ne sonra Aksaray'da Mahmudiye Vakıf Rüşdiyesi'ne gönderilmiştir. Rüşdiye öğrenimini Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi'nde tamamlamıştır. Babalarının ölümü üzerine ailenin sorumluluğunu üstlenen, sadrazam Halil Rifat Paşa'nın mühürdarlığını yapmakta olan ağabeyi Ahmet Refik mali fedakârlıklara katlanarak onu Galatasaray Lisesi'ne yazdırmıştır. Ahmet Refik Bey, Tevfik Fikret'in kızkardeşi Sıdıka Hanımla evlenmiştir. Ağabeyi babası ve kayınpederinin ölümü üzerine Ahmet Hikmet ve Tevfik Fikret'i aynı senelerde Galatasaray'da okutmuştur. Müftüoğlu beden olarak cılız bir öğrenci olmasına rağmen çalışkanlığı ile dikkati çekmiş ve edebiyata ilgi duymaya başlamıştır. Dördüncü sınıfta iken hazırladığı bir ödev Asır Kütüphanesi yayınları arasında neşredilmiştir. 1888 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun olmuştur. MEMURİYETİ Okuldan mezun olduktan sonra 1889 yılında Hariciye Nezareti Umur-u Şehbenderi Kalemi memurluğuna tayin edilmiştir. Kısa süreli görevlerle Marsilya ve Pire'ye gönderilmiştir. 1890 yılında Kafkasya'daki Poti şehrinde bulunan konsoloslukta görevlendirilmiştir. Daha sonra Kırım'daki Kerç şehrinde bulunmuştur. 1896 yılına kadar kançılarlık, konsolos muavinliği ve konsolosluk görevleriyle muhtelif ülke ve şehirlerde görev yaptıktan sonra İstanbul'a dönmüş ve Umur-u Şehbender-i Kalemi Serhalifeliği'ne tayin edilmiştir. 1908 yılına kadar Hariciye Nezareti merkez teşkilatında görev yapmıştır. Bu tarihten sonra bir yıl kadar nazır Gabriel Noradunkyan tarafından Ticaret ve Ziraat Vekâleti Umur-ı Ticariye Umum Müdürlüğü'ne getirilmiştir. Bu görevi sırasında İtalya'ya bir seyahat yapmıştır. Tekrar döndüğü Hariciye Nezareti'nde 1912 yılında Peşte Başşehbenderliği görevine tayin olunmasına kadar merkezde kalmıştır. Bu görevleri yanında yetiştiği Galatasaray Lisesi'nde 1898'den 1909'a kadar öğretmenlik yapmış, küçük sınıflardan büyük sınıflara doğru İmla, Kıraat, Türkçe Kitabet ve Edebiyat dersleri okutmuştur. Galatasaray Lisesi'ndeki öğretmenliği Tevfik Fikret'in bu okula müdür olarak tayin edilmesi üzerine sona ermiştir. Fikret, eniştesi olan Müftüoğlu'nun büyük biraderi Ahmet Refik ile birbirlerine ısınamamışlardır. Fikret, ablasının erken ölümünden aileyi sorumlu tuttuğu için eniştesinin kardeşine de darılmıştır. Fikret, annesinden sonra babasından tek yadigâr kalan kız kardeşi Sıdıka Hanımın 1902'de ölümü üzerine o gece kaleme aldığı “Hemşirem İçin” başlıklı uzun şiirinde isyanını dile getirmiş, eniştesi Ahmet Refik Beye ve onun şahsında Müftüoğlu ailesine en ağır hakaretleri yağdırmış, haksız ithamlarda bulunmuştur. Fikret'i seven Ahmet Hikmet, haksız saldırı üzerine aslı Mithat Cemal Kuntay'da bulunan şu mektubu yazmıştır: "Sen, ne akreb tînet bir mahlûksun ki sana tesadüf felâketinde bulunanlar zehr-i nuhûsetinle dağ-dâr olurlar. Berhayat olan bir zata dair olan tefevvühâtına, tevcih-i-sem idüb etmemek tenezzül ve tegafülü ona aittir. Lâkin benim zatıma mâtuf şan-ı-âilem ise, savtının yükselemeyeceği bir mevk-i-pâk-ü-ulvîdedir. "Pederim Sezai Efendiye muzaf olan âlemden ne istersin ki o âileyi mezbeleye takfiye etmekten utanmıyorsun. Vicdanın yoksa aklın, muhakemen de mi yok... Acaba ben de bir manzumede öyle bir hezeyan edip sana âit bilcümle merhûmînin ervâhını tâzib edemez miyim? Bu mertlik midir? Her yerde birçok emsali görülen enişte-kayın münaferet-iâdiyesine, garaz-ı-şahsîsi ne bir aile nâmı neden karışsın. Herkesle beraber sen de bilirsin ki yengem kocasını çıldırırcasına severdi ve yine o aşk ile zevcinin kucağında öldü. Ve sen de onu bir kerre hastalığında ziyaret etmedin. Elbette hususiyât-ı ahvaline ait yengemden işittiğim, efrad-ı âilenden duyduğum bin türlü levsiyyât vardır ki onları bugün bir suretle enzâr-ı ağyara koymak işten değildir. Fakat ne âdilikdir. Ne alçaklıktır. İyilikler, güzellikler varken kötülükler, çirkinliklerle uğraşmağı şu mahud hayat için beyhude addederim. *Benim felsefem, etrafımda senin gibi nefretler ika' ederek değil hürmetler ibda' eyleyerek yaşamaktır, ölmektir. Sen ne kimseyi seversin ne kimse seni sevebilir. Sen bir ucube-i hilkatsin. İstidadın gilzetedir. "Seni mahkeme-i vicdan-ı umuma havale ederim. Allah belânı versin.' Ahmet Hikmet 7 Eylül 1905 Ahmet Hikmet, bu mektubu yazmasına rağmen Tevfik Fikret vefat ettiğinde Düşünce mecmuasının bir sayısını ona ayırtmış ve güzel bir yazı yazmıştır. 1910-1911 yılları arasında Darülfünun'da Alman ve Fransız Edebiyatı Tarihi öğretim üyeliği yapmıştır. 14 Ağustos 1911'de Macaristan'da Budapeşte Başkonsolosluğu'na tayin edilmiştir. Bu görev süresi onun yakın ilgi duyduğu Türkçülük düşüncesiyle bağlantısı sebebiyle oldukça verimli geçmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarını Macaristan'da geçirmiştir. Zaten mevcut bulunan Türk-Macar dostluğunun gelişmesine katkısı fazla olmuştur. I. Dünya Savaşı başladığında Rusya Müslümanları ile ilgili hususları müttefik ülkelerle ikili görüşmeler yaparak anlatmak gayesiyle Teşkilât-ı Mahsusa'nın isteği üzerine, "Rusya'da Säkin Müslüman Türk-Tatar Halklarının Hukukunu Müdafaa Komitesi", ayrıca "Turan Heyeti" olarak tavsif edilen Yusuf Akçuraoğlu, Hüseyinzade Ali Bey, Kırımlı Muhammet Esad Çelebizade ile Türkistanlı Mukimüddin Beycan'dan müteşekkil heyet Avrupa'da muhtelif devletlere yapacakları seyahatin ilk durağı olarak Macaristan'a gitmiştir. 27 Kasım 1915 tarihinde Budapeşte'ye gelen heyet 14 Aralık'a kadar burada çeşitli temaslarda bulunmuştur. Heyetin temaslarını Ahmet Hikmet Bey düzenlemiştir. 1916 yılı ortalarında Budapeşte Başkonsolosluğu muavinliğine Enis Behiç (Koryürek) tayin edilmiştir. Türkçü Koryürek şairliği yanında iyi Fransızca konuşmakta idi. Ahmet Hikmet, oğlu gibi sevdiği şairi himaye etmiş, ikili son derece faydalı hizmetler yapmışlardır. Budapeşte'de Türkçe öğretilen dershanelerin açılması, İslam dininin resmen tanınması,' her yıl yüz Türk öğrencinin Macaristan sanayi ve tarım okullarında parasız olarak okutulmasını sağlamıştır. Müftüoğlu savaştan sonra Başkonsolosluk kadrosunun iptal edilmesi üzerine 1918'de İstanbul'a dönmüş, Alman ve Avusturya fabrikalarına harp içinde sipariş edilen ve fakat teslim edilemeyen savaş malzemesiyle ilgili işleri tasfiye etmek amacıyla kurulan komisyonun başkanı olarak Macaristan, Avusturya ve Almanya başkentlerine gönderilmiştir. Bu görevi iki yıl sürmüştür. 1922'de İstanbul'a dönmesinden sonra Ankara hükümetince Halife Abdülmecit Efendi'nin Serkarinliği'ne (Halifelik Başmabeyinciliği)daha sonra 1926'da Ankara'ya davet edilerek Dışişleri Bakanlığı Umur-ı İdariye Umum Müdürlüğü'ne tayin edilmiştir. Bir müddet bu görevi sürdürdükten sonra önce boş bulunan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı'na vekâleten daha sonra asaleten tayin edilmiştir. Ölümünden bir yıl önce bu görevinden istifa ederek ayrılmıştır. Vücut olarak narin yapıda olmasından dolayı ileri yaşlarında yorgunluk, yakalandığı kanser hastalığının sıkıntıları sebebiyle ağır ve sorumluluk gerektiren hariciye görevinden ayrılmış, merkezi İstanbul'da bulunan Anadolu-Bağdat Demiryolları Şirketi İdare Meclisi Üyeliğine tayin edilmesi üzerine geldiği İstanbul'da altı ay yaşamıştır. Son görevine ek olarak Elektrik Şirketi İdare Meclisi Üyeliği de yapmakta idi. Hayatının son yıllarında mide ve karaciğer rahatsızlığı şikâyeti sebebiyle geçirdiği sağlık kontrolü sırasında kendisine karaciğer kanseri teşhisi konmuş ve gerçek kendisine söylenmemiştir. Hastalığının son günlerinde evinde yatması uygun görülmemiş, 24 Mart 1927 tarihinde Taksim'deki Fransız Hastanesi'ne kaldırılmıştır. Hastalığı ile dönemin tanınmış hekimlerinden olan yakın dostu ve fikir arkadaşı Dr. Akil Muhtar Özden ilgilenmiştir. Hastalığının durumunu bilmediği ve son anlarına kadar iyileşmeyi ümit ettiği ziyaretine giden dostları tarafından ifade edilmiştir. 13 Mayıs günü komaya girmiş ve 19 Mayıs'ta kendini bilmez halde vefat etmiştir. Son zamanlarında isteği üzerine Osmanbey Afitab Sokağı'ndaki evine nakledilmişti. 21 Mayıs günü yapılan cenaze törenini Türk Ocağı düzenlemiştir. Defnedildiği gün dönemin Milli Eğitim Bakanı'nın İstanbul Milli Eğitim Müdürü'ne verdiği emir üzerine daha önce görev yaptığı Edebiyat Fakültesi, Darülfünun ve liseler tatil edilmişlerdir. Tabutu eller üzerinde evinden alınarak Teşvikiye Camii'ne getirilmiş, cenaze namazı kılındıktan sonra Maçka'daki Şehitler Kabristanı'nda birinci eşinin yanında toprağa verilmiştir. Cenaze törenine değişik sınıflara mensup silahlı askerler, Abdülhak Hamid, Fuat Köprülü, İsmail Müştak Mayokan, Azerbaycanlılar adına Mehmet Emin Resulzade ile Ahmet Hamid Ongunsu, Celal Sahir Erozan, Yusuf Ziya Demircioğlu, lise ve üniversite öğrencileri katılmışlardır. EVLİLİĞİ Muhtemelen 1311'de Sakız Mutasarrıfı Reşit Paşa’nın kızı, elçilik, İstanbul ve Çankırı milletvekilliği, Bayındırlık Bakanlığı görevlerinde bulunan Behiç Erkin’in (1876-1961) baldızı Suat Hanımla evlenmiştir. Ahmet Hikmet'in Galatasaray'dan mezun olduğu ve ilk memuriyetine girdiği günlerden itibaren Suat Hanımı tanıdığı anlaşılıyor. Çok sevdiği eşi ile uyumlu bir evlilik sürdürmüştür. Bu evliliği uzun süreli olmamış, eşi ağır seyreden bir hastalıktan sonra Ağustos 1921 tarihinde vefat etmiştir. Onun ölüm tarihini araştırmacılar 1922 olarak göstermekle birlikte Müftüoğlu hakkında en son yazılan eserin müellifi Özgül bu tarihin 1921 olduğu görüşündedir. Bir müddet sonra Fatma Nerime Hanımla yeni bir evlilik yapmıştır. İki evliliğinden de çocuk sahibi olmamıştır. CEMİYET FAALİYETLERİ Ahmet Hikmet, Türkçülük fikrine yakınlığı sebebiyle II. Meşrutiyet'in ilanından sonra meydana gelen nisbi serbestlik ortamında kendi gibi düşünenlerin kurduğu Türk Derneği'ne katılmıştır. Dernek, 1908 yılında İstanbul'a gelen Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi'nin öncülüğünde Ahmet Mithat Efendi, Emrullah Efendi, Bursalı Mehmet Tahir, Ahmet Hikmet, Kafkasyalı Celal Korkmazoğlu, Akyiğitzade Musa Bey, Fuat Raif Bey tarafından 25 Aralık 1908 tarihinde kurulmuştur. Mehmet Emin Yurdakul, İsmail Gaspıralı, Hüseyinzade Ali, Hüseyin Cahit Yalçın gibi tanınmış isimler sonradan dernek çalışmalarına katılmışlardır. Derneğin hamisi olan Veliaht Yusuf İzzettin Efendi fahri başkan seçilmiştir. Derneğin başkanlığını Fuat Raif Bey, başkan yardımcılığını Necip Asım, sekreterliğini Yusuf Akçuraoğlu yapmışlardır. Dernek kuruluş amacına uygun olarak; Necip Asım'ın Türklerin Pek Eski Yazısı, Bursalı Mehmet Tahir'in Türklerin Ulum ve Fünuna Hizmetleri isimli iki eseri neşretmiş ve çeşitli konferanslar düzenlemiştir. Önceleri Sırat-ı Müstakim dergisi derneğin yayın organı olarak seçilmiş, 1911 yılından itibaren kendi yayını olarak Türk Derneği adı ile ancak 7 sayı çıkabilen aylık bir dergi neşredilmiştir. Dergi, "Türklüğe dair tetebbüatı havidir” şiarı ile çıkmıştır. organi İstanbul merkezli çalışmaya başlayan dernek yurtiçi ve dışında 4 şube açmıştır. Rusçuk, İzmir, Kastamonu ile Budapeşte şube açılan yerlerdir. Budapeşte şubesinin fahri başkanı A. Vambery, başkanı Dr. İgnace Künos, sekreteri Dr. Jules Germanus olmuşlardır. Derneğin yayın organı Türk Derneği dergisinde Ahmet Hikmet'in Orta Asya Türklüğü ile ilgili yazıları neşredilerek onların Osmanlı Türklerine tanıtılması amacı güdülmüştür. Yazıların bir kısmı Türkçenin vurgu, ahenk, aruz ve imlası üzerinde duran ilmi yazılardır. Yazılarda Türkçenin sadeleştirilmesi üzerinde durulmakla birlikte bunun nasıl yapılacağı hususunda açık teklifler görülmemektedir. Dilin sadeleştirilmesi hususunda en açık yazılar Ahmet Hikmet Müftüoğlu ile Ispartalı Hakkı tarafından yazılmıştır. Müftüoğlu, "Dilimiz” başlıklı seri yazılarında düşüncelerini ortaya koymuştur. Dernekte kümelenen Türkçülerin, Osmanlı devletini teşkil eden unsurları, dil yoluyla bütünleştirmeyi düşündükleri anlaşılmaktadır. Ahmet Hikmet üzerine kapsamlı bir inceleme neşreden Tansel, Türk Derneği tüzüğündeki; “cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün Türk kavimlerin mazi ve haldeki ef'al, ahval ve muhitini öğrenmeğe ve öğretmeğe çalışmak, yani Türklerin asar-i atikasını, tarihini, lisanlarını avam ve havas edebiyatını, etnografi ve etnolojisinin, ahval-i içtimaiye ve medeniyet-i hazıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırıp, taraştırıp ortaya çıkararak, bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek surette geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlasını ona göre tetkik etmektir" olarak belirtilen ilkelerinin birçoğuna Çağlayanlar'daki hikâyelerinde riayet ettiği görüşündedir. Türkçülük Hareketi'nin ikinci önemli kuruluşu Türk Yurdu Cemiyeti'dir. Bu cemiyet Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Akil Muhtar Özden ve Yusuf Akçura gibi Türkçülük akımının önde gelen isimleri tarafından kurulmuştur. Cemiyet, "Türklerin zekâ ve irfanca seviyelerinin yükselmesine, varidat ve teşebbüs sahibi olmalarına hizmet etmek üzere" bir gazete çıkarmayı ve Türk çocukları için bir pansiyon açmayı gaye edinmiştir. Bu cemiyet Türk Ocakları'nın açıldığı dönemde kurulduğu için fazla gelişme imkânı bulamamış, kurucuları yeni tesis edilecek derneğin içinde yer almışlardır. Müftüoğlu, Macaristan'a görevli olarak gitmesi sebebiyle dernekten ayrıldığında yerine Ziya Gökalp seçilmiştir. Ancak cemiyet daha sonra Türk Ocakları'nın yayın organı olan Türk Yurdu dergisini çıkarmıştır. Bu dergi günümüzde de neşriyatını devam ettirmekte ve kuruluş tarihi en eski süreli yayın organı olma özelliğini korumaktadır. Türk Yurdu dergisinin imtiyaz hakkının Mehmet Emin'in üzerine alınmasına rağmen onun Erzurum valiliğine tayin edilmesi üzerine bu hak Yusuf Akçura'ya devredilmiştir. İlk çıkış sermayesi Orenburglu zenginlerden Mahmut Bay Hasanof tarafından sağlanmış ve derginin ilk sayısı 30 Kasım 1911 tarihinde çıkmıştır. Dergide Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun ilk yazısı 1915 tarihinde çıkmıştır. Müftüoğlu, iki numaralı kurucusu bulunduğu dergi ile ilgisini ölünceye kadar kesmemiştir. Ölümünde derginin Haziran 1927 tarihli 30. sayısı büyük Türkçünün hatırasına tahsis edilmiştir. MİLLİ TÜRK FIRKASI Osmanlı Devleti'nin I. Cihan Savaşı'nda yenilmesi ve mütareke yapılmasından sonra İttihat ve Terakki'nin önderleri yurt dışına kaçmış içeride kalanlar da ortalıkta görünmemeye çalışmışlardır. Bu ortamda Türk milletinin haklarını savunmak, işgalci devletlerin desteğiyle siyasi faaliyetlerini artıran azınlıklara karşı varlığını gösterebilmek üzere Türkçülük fikrine yakın olan aydınlar 9 Aralık 1919 tarihinde Milli Türk Fırkasını kurdular. Fırkanın kurucuları arasında Ahmet Ferik Tek, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Yusuf Akçura, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Zühtü İnhan gibi Türk Ocakları mensupları vardır. TÜRK OCAĞI'NDAKİ FAALİYETLERİ Müftüoğlu, Türk Ocağı'nın faaliyetlerine sadece dergide yazı yazarak katılmakla yetinmemiş davet üzerine 1918 yılına kadarki dönemde ocağın düzenlediği 500'ü aşkın konferansın konuşmacıları arasında yer almıştır. Onun "Macaristan'da Turan Cereyanları" isimli bir konferans verdiği bilinmektedir. Ocağın en etkin faaliyet dönemi olan I. Dünya Savaşı yıllarında yurt dışında bulunmasından dolayı herhangi bir idari görev almamıştır. 23 Ağustos 1914 tarihinde 649 sıra numarası ile İstanbul Türk Ocağı'na üye olmuştur. Müftüoğlu, üniversite öğretim üyeliği döneminde Yunanistan'da yapılan Müsteşrikler Kongresi'ne Maarif Nezareti'nin temsilcisi olarak gönderilmiş ve Fransızca olarak Türk Dili ve Edebiyatı hakkında bir tebliğ sunmuştur. Ölümünden sonra yeniden düzenlenen Ankara Türk Ocağı kitaplığı ona ait 1502 kitabın konmasıyla "Ahmet Hikmet Müftüoğlu Kütüphanesi" adıyla hizmete sunulmuştur. ESERLERİ Edebiyat dünyasına muasırı birçok yazar gibi şiirle girmiştir. Hakkında yapılan araştırmalarda ilk yazısı “Leyla -yahut- Bir Mecnunun İntikamı”nın 1 Ocak 1888 tarihinde çıktığı belirtilmiştir. Namık Kemal hakkında kaleme aldığı mersiyesi ise 20 Kasım 1888'de yazılmıştır. 1890 yılında Asır Kütüphanesi yayınları arasında "Patates" isimli tarım konusunda bir tercümesi basılmıştır. 1891'de Baronne de Staff'ın Cabinet de Toilette isimli eserini tercüme etmiştir. Bu tercümesini Tuvalet yahut Letafet-i Âzâ ismiyle yine Asır Kütüphanesi yayınları arasında bastırmıştır. 1891'de Alexandre Dumas Fils'in, Bir Riyazînin Muaşakası yahut Kamil isimli eserini tercüme etmiştir. Bu tercümeleri genç Ahmet Hikmet'in Batı ve Doğu toplumlarının birbirinden çok farklı yapıda olduklarını anlamasında etkili olmuştur. Servet-i Fünun anlayışına uygun hikâyeleri Haristan ve Gülistan isimli kitabında toplanmıştır. Milli Edebiyat akımı çerçevesinde yazdığı hikâyeler Kitaphane-i Sudi yayını olarak 1922'de Çağlayanlar isimli eserde toplanmıştır. Ahmet Hikmet bu eserini 20 Temmuz 1922'de "Kıymetdar ve fazıl-ı muhibbim Akçuraoğlu Yusuf Efendi nişane-i muhabbet” sözleriyle Akçuraoğlu Yusuf'a imzalamıştır. 1920 yılında Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan romanı “Gönül Hanım” adını taşımaktadır. Bu eserlerin birçok baskısı yapılmıştır. Budapeşte'de görevli iken 1912-1913 yılları arasında İstanbul'daki Hariciye Nezareti Umur-ı Şehbenderi Kalemi Mümeyyizi Faik Bey'e gönderdiği mektuplar kitap haline getirilmiştir.
Mete
Babası ve üvey annesinin entrikalarına rağmen kendisine kurulan tuzaklardan kurtulan Mo-tu (Bahadır) , MÖ 209'da babasını öldürüp Hun tahtına çıkmıştır. Bundan sonra derhal devletini güçlendirmeye girişen Mo-tu, önce doğuda kendini tehdit eden Tung-hu'ları, daha sonra gü­neydeki Yüe-chih'ları yenerek, rakipsiz olduğunu göstermiştir. Akabinde kuzeybatı Çin'deki atalarının eski topraklarını alarak devletini özellikle ekonomik açıdan kuvvetlendirmiştir. Bunun yanında Orta Asya'da Kır­ gızlar, Ting-ling'ler gibi yirmi altı boy ve devletçiği kendine bağlamıştır. Asya Hun Devleti'ni geniş bir imparatorluk haline getirmiştir. MÖ 199 yı­lında kendisinden en az dört kat büyük orduya sahip Çin Imparatorluğu­nu kuşatarak, büyük bir tehlike yaşatmış, bu yüzden Çin kaynaklarında en az bin yıl sürecek ölümsüzlüğe kavuşmuştur.. Kendisi yirmi altı devlet ve beyliği itaat ettirdiğini açıklamaktadır. Devletin sınırları Kore' den, Aral Gölüne Baykal Gölünden Çin Seddine, Doğu Türkistan'ı içine alacak şekil­de Tibet'e ulaşmıştır. Tamamını işgal edecek gücü olduğu halde Çin'i ele geçirmemiş; ancak, kendi ekonomisini güçlendirmek maksadıyla üstün­lüğünü tanıtmış ve vergiye bağlamıştır.
Kök Tengri'nin Çocukları, Ahmet TaşağılSayfa 55 - bilge kültür sana yayınevi - bölüm 3: hunların dünyası/bozkırda ilk devlet modeli , 3.10 adı bilinen ilk hun hükümdarı: t'ou-man
3 yorumun tümünü gör
İşte her şey bu şekilde açıklanmış oluyor. Bay Ratchett'in Tzaribrod'da saatini altmış dakika geri alması gerekiyordu. Ama bunu yapmamıştı. Saati hâlâ Doğu Avrupa'ya göreydi. Bu da Orta Avrupa saatinden altmış dakika ileridir. Bay Ratchett bıçaklandığı zaman saat on ikiyi çeyrek geçiyordu, biri çeyrek değil." Bouc bağırdı. "Ama saçma bu! Bire yirmi üç kala kompartımandan seslenen adam ne olacak? O ya Bay Ratchett'i ya da katil." "Şart değil bu. Bu... Şey... Üçüncü bir kişi de olabilirdi. Ratchett'le konuşmaya giden ve onu bulan biri. Cesedi görünce kondüktörü çağırmak için zile bastı. Sonra endişelenmeye başladı. Kendisini katil sanmalarından korktu. Bu yüzden kondüktöre sanki Ratchett'miş gibi seslendi." Bouc istemeye istemeye, "Bu mümkün," diye itiraf etti. Poirot, Bayan Hubbard'a baktı. "Evet, madam, bir şey söyleyecektiniz sanırım..." "Doğrusu ne diyeceğimi ben de bilmiyorum... Ama saatimi geri almayı ben de mi unuttum dersiniz?"
Reklam
Dr. Constantine hayran hayran, "Bunları nasıl da akıl ediyorsunuz?" dedi. "İnanılacak gibi değil." "Ah, bu sefer şeref bana ait değil. Bu bir tahmin sayılmaz. Kontes Andrenyi durumu bana adeta açık açık söyledi." "Ne? İmkânsız!" "Ona mürebbiyeyi sorduğumu hatırlayacaksınız. Daha önce, Mary Debenham bu işe karıştıysa, herhalde o sırada evde mürebbiyeydi, diye karar vermiştim." "Evet ama Kontes Andrenyi bambaşka birini tarif etti." "Tabii. Uzun boylu, kızıl saçlı, orta yaşlı bir kadın. Yani Miss Debenham'la taban tabana zıt biri. Çok ilgi çekecek bir şeydi bu. Sonra kontes çabucak bir isim uydurmak zorunda kaldı. Ve farkına varmadan yaptığı çağrışım onu ele verdi. Bildiğiniz gibi kadının adının Miss Freebody olduğunu söyledi." "Evet."
Reklam
2
631
6,3bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.48