• Osmanlı’nın en büyük ve en vurucu, en can alıcı gücü: Yeniçeriler.
    Hepsi de gayri Müslim, genellikle zorla alınıyor ve kendi ırk ve dindaşlarına karşı sürekli savaşan Osmanlı’ya asker oluyorlar.
    Osmanlı ve dolayısıyla da Türklerden nefret etmemeleri mümkün değil ama öyle bir tezat ki, bu nefret ettikleri millet için ölümüne savaşmak zorundalar.
    Peki ne hisseder bu askerler?..
    Nasıl isyan etmez, nasıl firar etmez, hep yan yana olmak zorunda oldukları ve nefret ettikleri, dinleri, milletleri ile ebedi düşman padişahlara nasıl suikast düzenlemezler?..
    Tarihi çok merak ettiğim ve çok tarih okuduğum için bu ve benzeri daha pek çok soru aklımdan hiç çıkmazdı.
    Bir Yeniçeri olan Konstantin Mihailoviç’ten alınan bilgilerle yazılmış "Bir Yeniçerinin Hatıraları" kitabı pek çok tarihi hatalar, yanlışlarla dolu olsa da, benim merak ettiğim, “Yeniçeri Ne Hisseder?” sorusunun cevabını fazlasıyla ve doyurucu olarak vermektedir.
    Kitabın yegâne sıkıcı tarafı ise, yayınevinin: bir salağa, bir aptala anlatır gibi, 40 sayfa boyunca kitabın ne anlattığını anlatmasıdır.
    İslam ve Osmanlı Tarihi ile ilgili pek çok yanlış bilgi ile dolu olduğu için, İslam ve Osmanlı Tarihini iyi bilmek şartıyla, her şeye rağmen okumaya değer bir kitap.
  • Tanzimat devri tarihi, kelimenin tam anlamıyla bir trajedidir. Bir toplumun kurumlarıyla, gelenekleriyle, devlet adamlarıyla kaçınılmaz bir yazgıya doğru ilerlediği, karanlığın ve gafletin yanında fazilet ve aydınlığın ortaya çıktığı, çöküşle ilerleyişinin boğuştuğu, Osmanlı tarihinin en uzun asrıdır.
  • Kitap hakkında bir kaç cümle karalamak istemiştim. Merak edenler olduğu için istekler de oldu. Fakat, sonra vazgeçtim; çünkü çok iyi biliyorum ki Ahıska ve orada yaşayan halk hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Doğal olarakta bu kitabı okumak zaman kaybı olabilir, anlamak ise müşkül. İşte bu yüzden, o yazmak istediğim 'bir kaç cümle'yi bilerekten bugünkü tarihe -14 Kasım- erteledim. Çünkü, bu tarih (14 Kasım 1944), Ahıska'da yaşayan Tüeklerin/Müslümanların sürgün olunduğu tarihdir. Kitapta sürgün demek olur ki konu bile değil, daha beteri konu edilmiş: UNUTULMUŞLUK. İnsan gerçekleri öğrenince diyor ki, bu nasıl bir unutmadır?!

    Kısaca: Ahıska aslında bir şehir ismidir. Dede Korkut'ta Ak Saka diye ismi geçen şehirdir. Günümüzde Gürcüstan sınırları içinde kalıyor. Ardahan'ın Posof ilçesinden 15 km yol kat ederseniz Ahıska şehrine varırsınız. Bir de ayrıca Türkiye literatürüne son zamanlarda kazandırılmış Ahıska bölgesi anlayışı var; beş ili kapsar - Ahıska, Ahılkelek, Adıgün, Aspinza, Bogdanovka. Gürcü literatüründe Samskheti-Javakheti diye geçer. Bu coğrafyanın tarihini anlatırken burada yaşamış tüm kavimlerin tarihine değinirler. Meskiler, Saklar, Hunlar, Hazarlar gelmiş geçmiş...falan filan, uzun mevzudur (Google uygulamaları hizmetimizde). Bizim için önemli olan Kıpçak ve Oğuz boylarının bu coğrafyada boy göstermesiyle başlayan tarihi süreçtir. Anlatılanlara bakarsak Anadolu'nun ilk türkleşmiş bölgesidir. Belki de bu yüzdendir şair aşağıdaki dizeleri yazmıştır:

    Ahıska bir gül idi gitti,
    Bir ehl-i dil idi gitti,
    Söyleyin Sultan Mahmud'a
    İstanbul'un kilidi gitti.

    Ahıska'nın elden gidişine kadarki (1829) yüzyıllar içinde geçen tarihi dönemi burada yazmak imkansız. Bize lazım olan 1829 sonrası.
    1828-29 Osmanlı - Rus savaşı...
    Batıdan İstanbul yakınlarına kadar işgal...
    Doğudan Erzurum'a kadar işgal..
    Teslim olma..14 Eylül Edirne Antlaşması...
    Ağır şartlar...
    Ahıska, Ahılkelek Rusya imparatorluğuna bırakılıyor...

    Ve

    Ahıska birdefelik elden gidiyor..

    Ve

    Halk unutuluyor..
    Ta ki 1992 yılına kadar (Sovyetler sonrası)...

    O kadar unutuluyor veya unutturuluyor ki 14 Kasım 1944 sürgününden habersiz yaşıyoruz. Neden mi? Şu alıntı anlamlı değil mi?

    "Yıl 1988. Sovyetler henüz yıkılmadı...
    Türkiye, Sovetlerle ilgili haberleri yıllardır Brüksel üzerinden almayı sürdürüyor. Bir başka deyişle, Türkiye'ye ancak NATO-ABD 'süzgecinden' geçmiş haberler ulaşabiliyor. Evet, NATO Türkiye'ye karşı masum değil ; ama kendi yöneticilerimize ne demeli? Türkiye'yi yönetenler hem de milyonlarca soydaşımızın yaşadığı bir ülkeden 'haberleri' NATO süzgeçli nasıl alabilyorlar? İçleri nasıl rahat olabiliyor? " (Mevlüt Uluğtekin Yılmaz / NATO ve kör bakış... / 25 Ekim 2012 / Yeniçağ gazetesi.)

    Ya öncesi?

    İşte bu kitap, bu unutulmuşluğu Türkiye'ye hatırlatmak ve öz evlatlarına sahip çıkmak için verilen bireysel çabaların sürecini anlatmaktır. Bu çabaya paralel, anavatanından ayrı kalmış bu topluluğun, 14 Kasım 1944 sürgününe kadar yaşadığı yere (Ahıska bölgesine) Gürcüden dönmüş müslüman kimliğiyle dönüşünü sağlamaya çalışanların çabalarını (!) da görüyoruz. Kitapta o yörenin zenginlerinin Osmanlı sınırları içnde kalan şehirlere göç ettikleri yazıyor. Artvin, Ardahan ve Erzurum'da yaşayanlar bilir Ahıska'dan gelenlerin torunları olduklarını söyleyenler çoktur. Ben Erzurum'da şahsen böyle kimselerle çok karşılaştım. Benim dedem ve nenem de Ahıska'da doğmuşlar. Kitaplardan ve internetten edinilen bilgilerden değil, canlı şahitlerden dinlediklerimi sabaha kadar yazsam bitmez. Konu zamanla öğrenilir, hele ki yüzyılları aşıyorsa...

    Özetle, demek isterim hatta rica etmek isterim ki Ahıska mutlaka ilgileneceğiniz konu olsun. Çünkü hakikaten ayıbımızdır, doğrusu dramımızdır. İlk başta vurguladığım gibi bu bir karalamadır. Bu konuda özenli kalmak dileğiyle..

    #35669469

    #35149405
  • Muhittin Birgen Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde gazetecilik yapmış önemli isimlerden biri. Sadece gazetecilik değil aynı zamanda eğitmenlik ve kooperatifçilikle de uğraşmış ve Son Mebusan Meclisi ve Milli Mücadele'ye destek verenler arasındadır.
    İttihat ve Terakki'nin gazetesi Tanin'de başyazar ve başyazar vekilliği yapmış ve Hüseyin Cahit'le çalışma imkanı bulmuştur.
    Kitapta ilk önce Muhittin Birgen'in hayatı, yaptığı işler ve fikriyatından bahsederek geniş bilgiler verilmiş. Sonrasında da o dönemde gazetede yayımlanan yazılar okurlara sunulmuş. Bu yazılarda en çok dikkatimi çeken ise büyük tarihçilerden Fuad Köprülü'yü tarih yazımında fazla hayalcilikle suçlaması ve gerçekten uzak efsaneler kaleme almasıyla eleştirmesi oldu.
    Devam eden gazete yazılarında da Osmanlı'dan Türk'e doğru ismini verdiği bir dizi var. Osmanlı Devleti tarihçiler ve sosyologlar tarafından birçok şekilde yorumlandığını biliyoruz. Sosyolojik olarak toplum yapsına bakıldığında yatay ve dikey hareketlerin rahat olduğu ve tabakalaşmanın sadece yönetenler ve yönetilenler olarak ayrıldığı veya Max Weber'e göre ideal iktidar tipi olarak yaptığı sıralamada egemenlik biçimi olarak Osmanlı'yı bir yere konumlandıramayarak Sultanizm olarak tanımlamış bu ve buna benzer birçok analize rastlamışızdır lakin Birgen'e göre Osmanlı'nın Orhan Gazi ile başladığı devşirme usulü ile aşiret yapısından hızla uzaklaşılarak "Kapıkulu Devleti" olduğunu söylüyor. Beylikten devlete giden süreçte yönetim sınıfında Türklerden ziyade devşirmelere yer verildiği ve yıkılışa kadar geçen süre içinde Türk'ün ezildiği ve ikinci sınıf insan muamelesi gördüğünü savunuyor. Bu yüzden de Türk Tarihi ve Türkiye Tarihi ayrımına gidiyor.
    Okumak isteyenler için dönemine göre güzel bir arşiv niteliğinde.
  • Zaten Osmanlı tarihi hep böyledir. Biri yapar, öteki yıkar.