Bazı kitaplar var ki, yıllar önce yazılmış olmasına rağmen bugünü anlatıyormuş gibi hissettiriyor. Jack London’ın Kızıl Veba’sı da tam olarak böyle bir kitap. 1912’de yazılmış olmasına rağmen, özellikle pandemi sürecini aklıma getirdiği için okurken tüylerim diken diken oldu…
Kitap, 2073 yılında, büyük bir salgın sonrası hayatta kalan az sayıda insanın ilkel koşullarda yaşadığı bir dünyada geçiyor. Eskiden bir profesör olan James Howard Smith, torunlarına geçmiş uygarlıkları, şehirleri, teknolojiyi ve insanlığın büyük çöküşünü anlatıyor. Ancak onun kelimeleri, yeni nesil için yalnızca bir masaldan ibaret… Bilimin, sanatın ve düzenin yerini, kaba güç ve hayatta kalma içgüdüsü almış durumda.
London, medeniyetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterirken, insan doğasına dair keskin gözlemler yapıyor. Güç, korku, inanç ve savaş… İnsanlık, tarihi boyunca hep aynı döngüyü mü tekrarlıyor? Yoksa yeni bir başlangıç mümkün mü?
Okurken sürekli düşündüm: Biz de geçtiğimiz yıllarda bir salgın atlattık. Tabii ki dünya bu kitapta olduğu gibi tamamen çökmese de, düzenin ne kadar kırılgan olduğunu hepimiz gördük. Market raflarının boşaldığı, sokakların sessizleştiği o günleri hatırlayın… Bir şeyler yolunda gitmeseydi, sonumuz böyle olabilir miydi?
Jack London, insan doğasını ve medeniyetin ne kadar ince bir ipliğe bağlı olduğunu acımasızca gözler önüne seriyor. Kızıl Veba, sadece bir kıyamet senaryosu değil, aynı zamanda insanlık üzerine düşündüren bir hikâye. Kısa ama etkisi uzun süren bir kitap. Distopya seviyorsanız mutlaka okumanızı öneririm.