... Yaşamdaki sahici şeylerin, hatırladığım şeylerin, elimde evirip çevirdiğim şeylerin; evler, banka hesapları, ödüller ve terfiler olmadığını biliyorum. Hatırladığım şey sevgi -her şeye duyulan sevgi- bu tozlu yola, bu şafağa, nehir kenarındaki bir güne, kahvede rastladığım bir yabancıya duyduğum sevgi.
O gün Londra'da onu tekrar görmeseydim belki de tüm hayatım bambaşka olacaktı. Bir dahaki buluşmamıza dek bir ay bekledim ve o ay boyunca başka hiçbir şey düşünemedim. Bir araya gelir gelmez arkasını döndü ve elbisesinin kopçalarını açmamı istedi. Yirmi kopça vardı, onları saydığımı hatırlıyorum.
Bir keresinde buraya geldi. Bu eve değil, deniz fenerine. Burada yaşamayı çekilir kılıyor bu. Her gün, birlikte yürüdüğümüz yolda yürüyorum, onun izlerini seçmeye çalışıyorum. Rıhtım duvarı üzerinde elini gezdirmişti. Sırtını rüzgâra verip bir kayanın üzerine oturmuştu. Bu kasvetli yeri yaşamla doldurdu. Ondan parçalar rüzgârda, gelinciklerde, martıların dalışlarında kaldı.
Onu deniz fenerinde buluyorum ve suyun üzerinde uzun uzun yanıp sönen ışıklarda, onu mağarada buluyorum; mucizevi, imkânsız ama orada, kıvrımları canlı kayaya tutunmuş. Elimi boşluğa koyduğumda onu hissediyorum; onun tuzlu yumuşaklığı, keskin kenarları, kıvrımları, boşlukları.