Bu zamana kadar hiçbir insan içinde yaşadığı anda kelimenin tam anlamında mükemmelen mutlu hissetmemiştir; eğer hissetmiş olsaydı bu onu sarhoş ederdi.
Söz gelimi hayat , varlığımızın özünü oluşturan şeyi arzulama, eğer kendi başına müspet ve gerçek bir değere sahip olmuş olsaydı, can sıkıntısı dediğimiz şey var olamazdı, kendi başına hayat bize yeter, bizi tatmin eder ve başka bir şey istemezdik ama böyle olmuyor. Hayatımız bir şeyin peşinde koşuyor olmadıkça neşeli bir şey olmuyor; alınacak mesafe ve üstesinden gelinecek manialar o zaman bizi tatmin edecek bir şey olarak hedefimizi temsil ediyor.
Dolayısıyla arzu ettiğimiz bir şeyi ele geçirmek için onun değersiz ve doyurucu olmaktan uzak olduğunun anlaşılması gerekir; her zaman daha iyi şeylerin beklentisiyle yaşıyorsak eğer, aynı zamanda çoğu geçmişte kalan şeyler için pişmanlık ve özlem de duyarız. Diğer taraftan içinde bulunduğumuz anı sadece gelip geçici, ömürsüz bir şey olarak görür ve ona sadece hedefimize ulaştıracak bir araç nazarıyla bakarız. Dolayısıyla çoğu insan hayatının sonuna gelip de geriye dönüp baktığında bütün ömrü boyunca ad interim yaşadığını görecek ve dikkat etmeksizin ya da tadını çıkarmaksızın bakıp geçtiği bir şeyin hayatın ta kendisi olduğunu-bir başka değişle, yaşamayı beklediği şeyin bizzat kendisi olduğunu görüp şaşıracaktır.