• Bana ne yaptın sen.Bana ne yaptığını görüyor musun? Yüzyıl sömürdün beni.Yüzyıldır sana olan bağlılığıma,sadakatime,sevgime,saygıma ne yaptığını görüyor musun? Bunları sana vermiş olmam değil mesele,senin Sen olmanın ne demek olduğunu görmeyip basit sıradan bir aciz insan gibi,arsız ve doyumsuz bir insan gibi tüm bunları tüketmen.İşte asıl mesele bu anlıyor musun.Sen ne yaptın.Nasıl böyle büyük böyle yüzyıllık bir hata yapabildin? Sana inanıyordum ben.Bahar çiçeklerine,kelebeklere,buluta,rüzgara,özgürlüğe inanır gibi inanıyordum. Bana ne yaptın sen. Ellerin nasıl böyle kanlı böyle çirkef bir vaziyete tanıklık etti.Ya gözlerin ya herşeyden herkesten değerli bulduğum aklın,o güzel aklın? Yanıldın mı? Yüzyıldır mı? Bile isteye yüz yıl yanıldın öyle mi. Olacakları tahmin edemedin,belki bu noktaya gelmesini istemedin,hatta beni incitmek bile istemedin.Ne yapacağını bilemedin,bocaladın.Ve hatta buna seni ben mecbur bıraktım.Öyle mi? Hayır artık öyle değil. Bu saçmalıkları bırak. Sana inanacak bir tek güzel şey bırakmadın bende.Bana naptın böyle?
  • Her gün dua edeceğiz, öyle değil mi büyükbaba? Allah'ı hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız, o da bizi unutmayacaktır.

    -Heidi
  •    

    Eyvâh! .. Ne yer, ne yâr kaldı,
    Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.
    Şimdi buradaydı gitti elden,
    Gitti ebede gelip ezelden.

    Ben gittim o hâksâr kaldı,
    Bir kûşede târumâr kaldı.
    Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!
    Beyrût’ta bir mezâr kaldı.

    ……
    Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
    Yâdımdaki hâlime devâm et!
    Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
    Ben isterim âh öyle bir söz! ..

    Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
    Dağ-ı dile çâre bul, merâm et! ..
    Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
    Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et! ..
    ……

    Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben? ..
    Ayrı yaşayım mı sevdiğimden? ..
    Verdin bana böyle bir mûsibet,
    Ettin beni düşmen-i muhabbet.

    Ya bir kulu sevmiyor musun sen? ..
    Ya böyle bir ölüm değil mi erken? ..
    Hiç bulmamak üzre gâib ettim,
    Mecnun gibi ben onu severken.

    ……
    Her yer karanlık pür-nûr o mevkî? ..
    Mağrib mi yoksa makber mi yâ Râb!
    Yâ hâbgâh-ı dilber mi yâ Râb,
    Rüyâ değil bu ayniyle vakî.

    Kabrin çiçekten bir türbe olmuş,
    Dönmüş o türbe bir haclegâhe,
    Bir haclegâhe dönmüşse türben
    Aç koynunu aç maşukânım ben.

    Sen öldün, ölüm güzel demektir,
    Ölsem yaraşır gamınla her gün.
  • Okulların yarıyıl tatilinde olduğunu unutup haftaiçi boştur diye avm'ye gittim. Tıklım tıklım doluydu her yer liseli ve üniversiteli ergen.1-2 sene öncesine kadar gözüme batmazdı ama özellikle liselilere çok gıcık oluyorum. El kol hareketleri, aşırı hareketli oluşları, mimikleri, bağırarak konuşmaları her şeyleri gözüme çok batıyor. Konuşma tarzları! Bir de epeydir sokakta denk geldiğim bir şey var. 2 tane liseli-ünili erkek konuşuyorlar ve konuştukları şey bir kız ve onun attığı mesajlar oluyor hep. Buradan kızlara sesleniyorum(halka sesleniş): Bir erkeğe mesaj atarken en az 10 defa düşünüp öyle atın. O iyi bir çocuktur yapmaz öyle şey demeyin. Erkekler kendi aralarında ne muhabbetler döndürüyorlar. (Emin olun attığınız fotoğraflar asla silinmiyor, milletin ağzına sakız oluyorsunuz.) Bunu bizzat yaşadım geçen yıl. Aynı staj grubunda olduğum bir erkekle vatzaptan mesajlaşırdık,. konuşmamız naber nasılsın, staja kaçta gelicen gibi sıradan şeylerdi. Bu kişinin(adı x olsun) bizim bir üst dönemimizden arkadaşı vardı alttan ders alıyor. X'in arkadaşı geldi bizim sınıfa, yanıma oturdu. ''Naber, adın selin'di değil mi, x'in arkadaşıydın değil mi?'' Hayatında beni ilk defa görmüş kişi, adımı bilip beni tanıyor. Çünkü x anlatmış. Fotoğrafıma kadar göstermiş hem de. (vatzap'ta sadece arkadaşlara açıktı) Fotoğrafımı başka yerden görmesinin ise mümkünatı yok. Neyse, bu olaydan sonra X'e bütün güvenimi kaybederek selamı sabahı kestim. Attığı mesajlara da ayıp olmasın diye 5-6 gün sonra cevap vermeye başladım. Sonra anlayıp yazmayı bıraktı.
  • 688 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın ortalarından bir alıntı:

    "
    Beş dakika geçti. Raskolnikov konuşmadan, Sonya’nın yüzüne bakmadan odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Sonunda ona yaklaştı, gözleri tutuşmuş gibiydi. İki eliyle omuzlarından tutarak, gözlerini kızın ıslak gözlerine dikti. Uzun uzun baktı. Bakışları ateşli, deliciydi. Dudakları şiddetle titriyordu… Birden, hızla eğildi, yere kapanarak kızın ayaklarını öpmeye başladı. Sonya bir deliden kaçar gibi, korkuyla ondan uzaklaştı, geri çekildi. Gerçekten de delirmiş gibi bakıyordu Raskolnikov.

    — Ne yapıyorsunuz? –diye mırıldandı. Sonya, yüzü bembeyazdı, yüreği sıkışıyordu.– Ne yapıyorsunuz böyle? Benim gibi birinin önünde!..

    Raskolnikov hemen kalktı, pencereye doğru yürüdü, yabanıl bir sesle:

    — Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim, –dedi.
    "

    Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama "Benim tek amacım ezilen insanların acılarını biraz olsun hafifletebilmektir" demiş sanırım Dostoyevski bir yerlerde.


    Kitapla ilgili incelemeleri okudum biraz, kitabın bu çok önemli yönüne pek değinilmemiş. "Ezilenlerin" çektikleri acıları çok çarpıcı ve gerçekçi bir şekilde, içimize işleyecek bir tarzda gözümüzün önüne sermiş romanda yazar. O kadar ki, kurtuluşu bir insanı sevmekte bulan Raskolnikov'un, bu sevgiyi yönelttiği kişinin bir fahişe olmasını "ayıplamaz" okur, kabullenir. Saygı duyar bu "fahişeye".

    Sibirya'daki mahkumlar da saygı duyar Sonya'ya, o bizim küçük anamız derler.

    Raskolnikov da derin bir saygı duyar Sonya'ya! Buyrunuz:

    "
    Sonra kızın yanına dönerek,

    — Dinle… –dedi.– Az önce beni aşağılayan adamın birine, senin serçe parmağın bile olamayacağını, bugün senin yanına oturtmakla kız kardeşimi onurlandırdığımı… söyledim.

    Sonya korku içinde:

    — Ah, bunu nasıl söyleyebildiniz! –diye bağırdı.– Hem de onun, kız kardeşinizin yanında? Benim yanımda oturmak mı onur! Oysa… ben… onursuz bir kızım. Büyük, çok büyük bir günahkârım ben! Ah, böyle bir şeyi nasıl söyleyebildiniz!
    "

    Evet "fahişe"dir Sonya ama Dostoyevski öyle güzel anlatır ki çekilen acıları, "ben de olsam fahişe olurdum o durumda" dedirtir adeta okura.

    Bu arka plan, yani ezilenlerin çektiği bu büyük acılar, romanın en önemli parçasıdır kanımca ve bütün diğer olaylar (Raskolnikov, tefeci kadın, balta, suç, ceza, pişmanlık) bu zemin üzerinde yükselir, bu zemin oldukça anlamlıdır. Bu zemin kaldırılırsa anlamları kalmaz.
  • "İnsanın hiç yalnız kalmak istememesi gülünç, öyle değil mi?" dedi Albert.

    "Evet," dedim, "insan nereye ait olduğunu tam olarak bilemiyor."

    Başıyla doğruladı. "Sorun da bu zaten. Ama insanın bir yere ait olması gerekiyor."
  • Biliyorum kararım senin inançlarına aykırı. Hayatı Allah’ın verdiğine ve uygun gördüğünde onu alacağına inanıyorsun. Fakat insanın devam edemeyeceği bir an gelir tükenmiştir ve harekete geçmek için Allah’ı bekleyemez. O yüzden kendisi, harekete geçmeye karar verir. O an, “intihar”ın adlandırıldığı zamandır. O zaman “intihar” sözcüğünün, sadece sözlüklere konulsun diye bulunmadığını kavrarsın. O eylemsel bir uygulama olmak zorundadır. işte o an uygulama vaktidir. İnsan uygulaması üzerinde bir karara varmalıdır.
    Kendimi bu hayattan kurtarmaya karar verdim. Ne için mi? Bu anlamana yardım etmeyecektir ve bunun hakkında seninle konuşamam. Anlayamazsınız. Anlamayacağınız için değil çünkü benim hissettiklerimi, hissedemezsiniz. Duygularımı anlayıp, paylaşabilirsiniz bana merhamet gösterebilirsiniz ama acımı hissedebilir misiniz? Hayır. Acı çekersiniz ve ben de çekerim. Sizi anlarım. Acımı anlayabilirsiniz, ama onu hissedemezsiniz.
    İntiharın, en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum. Fakat mutsuz olmak da büyük bir günah. Mutsuzken başka insanları incitirsiniz. Bu da bir günah değil mi? Başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir? Aileni incitiyorsun, arkadaşlarını.. kendini incitiyorsun. Bu bir günah değil mi? Eğer seni incitirsem bu bir günah değildir? Fakat kendimi öldürürsem, öyle midir?