• Yine bir seyyah oldum. Dünyayı gezen bir hacı. Ama zaten hepimiz öyle değil miyiz?
  • 142 syf.
    ·2 günde
    Müzehher ~ Müzeyyen
    Müzeyyen’in annesinin kızına koyduğu isim ile annesi yerine koyduğu teyzesinin isim benzerliği güzel bir sembol olmuş kadınların annelerinin isimlerini kızlarına koyma arzusuna dair.

    “Benim adım Müzeyyen
    Benim adım Müzeyyen
    Benim adım Müzeyyen
    Hepsi bu kadar.”
    Süslenmiş ve güzelleştirilmiş anlamına gelen “Müzeyyen”in annesi ve babasının ona dair hayallerini, hayatlarında olmasını istediklerini yansıtan güzellik ve süslenmişlik özelliklerini içeren ama bundan ötesi olamamış bir kadın Müzeyyen! Kitabın ilk bölümlerinde içten içe onun için üzülürken, özellikle salyangozla olan içsel ve fantastik konuşması sırasında, aslında kötülüğü ve yıkıcı bir karakteri sahiplenmesi ile uzaklaşma hissi yaşatıyor kendisinden. Herkes acılarla yüzleşirken - kardeşi annesini hatırlayamayacağı bir yaşta aile kavramını oluşturamadan büyümüşken, büyüyünce sevdiği adamdan dayaklar yemişken; babası annesine bağımlı yaşamaktan kurtulamayıp hayatı boyunca yanlışlar içinde boğulmuşken; en yakın dostu Özlem mutlu ailesini ve çok sevdiği ileri görüşlü babasını bir günde kaybetmişken- Müzeyyen kendisini dünyaya iyilik yapmamaya ve dünyayı önemsememeye adamış bir kadın.

    Kardeş Çiğdem kıskanılası özelliklere sahip olsa da çok yalnız, maskelerinin ardında acılar çeken, suçluluk hissetse de hayata tutunmak için çabalayan bir kadın. Babasının onun güzelliği sebebiyle ablasından ziyade onu sevmesinden rahatsız olacak kadar da sevgi dolu! Babasını ölüm döşeğinde ziyaret ederek onun gönlünü almaya çalışsa da ablasının babasına dair olan cinayetini görmezden gelebilecek kadar da öfkeli! Yüklerinden kurtulmak isteyen, geçmiş ve gelecekle barışmak isteyen bir kadın! Hiç kimse göründüğü gibi değildir, mesajının ete kemiğe bürünmüş hali.

    Çamaşır suları...
    Ev kadınlarının sığınağı olarak gösterilen ev işleri, mutfak, temizlik öncelikle bir kaçışı simgelese de ardından Meral Hanım’ın ölümüyle gerçekliğe de bürünüyor. İnsanın aklına şu an televizyonlarda yayınlanan temizlik ve yemek programlarını getiriyor ister istemez. Ülke kadınları olarak kaçışta mıyız?! Muhtemelen...

    Gergedanlar!
    Gergedanların boynuzları- korkuları, önyargıları, geçmişleri, hayalleri, sırları vb.- birbirine yaklaşmalarını nasıl önlüyorsa insanlar da böyle değil mi? Vahşi doğanın yansıması, iletişimsizliğin acısı...

    Aile Çay Bahçesi!
    Yalancı mutlulukların, sözlerin, tabloların yansıtıldığı yanılsama merkezleri olarak yansıtılmış bu kitapta. Öyle mi hayatta da? Aile çay bahçeleri korunmuş ve kutsanmış bölgeler olarak görülüyor, evet. Ama kimsen korunmuş? Bozulmuş ailelerin kendilerinin farkına varmalarından mı? Aile olarak kendilerine has bir yerleri olmasa, harcı çözünmüş bir bina gibi çökmelerinden mi korkuluyor? Riyakarlıktan mı? Hepsinden azar azar...

    Ana fikir: Kayıp ruhların evliliklerinden bir aile değil, yeni kayıp ruhlar doğar.
  • 168 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap Nihan Kaya’nın ” İyi Aile Yoktur “ kitabı ile birlikte benim kutsallarımdan biri oldu. Öyle sevdim ki eğer bir yazar olabilseydim bu kitapları ben yazmak isterdim… Aynı bu denli açık, yalın şekilde yıllardır bu topraklarda çocukların, kadınların yaşadıklarını insanlara aksettirebilmek… Kitapları okuduğumda istisnasız her cümlede kendimi anlaşılmış hissettim ve uzun yıllardır hissetmediğim bir rahatlık duydum. Çünkü yalnız değildim. Hepimiz aynı yollardan geçmiş aynı badireleri atlatmıştık. Ama biz daha el kadar bir çocukken bile zihinlerimizi öyle bir felç etmişlerdi ki başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu bilemedik. Hepimiz başlangıçta bize sunulanı gerçek olarak kabul ettik.Bu düşüncelerin hakiki olup olmadığı sorgulamadık.Bu düşünceler ve bize biçilen değerler şiddetle, kınamayla, alayla, sevilme ihtiyacımızın istismar edilmesiyle bize zorla ezberletildiler. Ve aslında kadın kadına bakışımızla bile anlaşabilecekken bize o saf ortak dilimizi birbirimizi anlamayı unutturdular. Üstelik bir de birbirimize destek olmadığımız gibi ben çektim o da çeksin düşüncesiyle düşman kesildik. Kitabı okudukça kafamdaki sis perdesi aralandı; hayatımda ne istediğimi ve neden “bunu” istediğimi bir kez daha sorguladım.Aslında içinde yaşadığımız dünyanın ne kadarını biz inşa ettik,bizim için oluşturulan tercih sunulmayan bir hayatı yaşamadığımızı iddia edebilir miyiz?

    Türk edebiyatında böyle bir alanda bu konulara açıkça değinen, herkese hitap eden anlaşılır bir dili olan başka bir kitap ben görmedim. Kitap da toplumun tabu kabul ettiği birçok şeyi bize sorgulatıyor ve sünnet gibi Türk toplumunun son derece hassas olduğu konularda bile bildiğinden şaşmadan bizler gibi yargılanmaktan korkmadan bu törenlerin hangi zihniyetin sonucunda ortaya çıktığını tek tek anlatıyor. Üstelik Nihan KAYA kitaplarının içeriğinin doğru anlaşılabilmesi için her mecradan (instagram, youtube, twitter, podcast, radyo yayınlarından vs. benim bildiklerim takip ettiklerim) kendini anlatmaya bildiklerini aktarmaya çalışıyor. Ben kendisini tesadüfen bu şekilde tanıdıktan sonra okumaya başladım. Oldukça naif, içten, dürüst, farkındalığı çok yüksek biri ve bu konuda bize bu denli rehberliği takdire şayan.

    Ne yaparsanız yapın size hala yetmeyen bir şeyler olduğunu devamlı eksik olduğunuzu düşünüyorsanız bence bu kitabı okuyun. Bir kenara çekilin kendinizle yüzleşin. Kolay değil muhakkak ama siz bunları yadsıdıkça herşey aynı kalmaya devam edecek.Bir şeye alıştığımızda duyarsızlaşırız böyle olduğunda ise sesimizi ne kendimiz ne de başkaları için çıkarmayız. Bir de kendinize sorun ben çocuğumun "çocukluğumda hissettiğim gibi" hissetmesini ister miydim diye?
  • Unuturum dedim, alışırım dedim, geçer yani. Direndim!
    Üçüncü günün sonunda dayanamadım abi, aradım bunu "görüşebilir miyiz?" dedim ikiletmedi beni "olur" dedi. Sözleştik Pazar akşamına, durup durup aynanın karşısında buldum kendimi. Şöyle otururum, böyle gülerim, öyle bakarım. "Neden gittin" falan demeyecektim.
    Ama hayatımda ilk defa cesur olacaktım abi ben, oturacaktım karşısına, gözlerimi üzerine dikip ezberleyecektim o'nu.
    Çok güzelsin diyecektim.
    Unutamıyorum diyecektim. Ellerimi açıp avuçlarımı gösterecektim bak bu avuçlar bir tek senin adının geçtiği dualar için açıldı râbbe diyecektim. Belki tutamaz kendimi ağlardım.
    Bir daha çok güzelsin derdim. Bir daha..
    Vuruldum işte lan sana derdim.
    Geçen bir arkadaşım iki kişi arasında kalmıştı, mesela dedim, ikisinin de böbreğe ihtiyacı olsa hangisine böbreğini verirdin ? Öyle baktı yüzüme abi. Ben buna gidip, bak sana böbreğimi veririm diyecektim. Tereddütsüz, şüphesiz veririm. Belki geri döndürmeye yetmezdi ama bilirdi abi. Bende kurtulmuş olurdum bu belkilerden.
    -Deseydin işte..
    Diyemedim abi. Gelmedi!
    Sabaha kadar bekledim sözleştiğimiz yerde, zil zurna sarhoş olmuşum, yığılıp kalmışım evin kapısına. Bir dahada aramadım bunu, o'nun beni aramasını beklemedim dersem yalan olur. Bekledim.
    En acısı ne biliyor musun abi, bu yirmi ikinci Pazar, şimdi arasa dese ki "filanca yerdeyim, gel" buradan kalkar giderim. Bu kafayla, bu soğukta, şu üstümdeki gömlekle kalkar giderim.
    Cam kırıklarıyla döşenmiş olsalar o'na giden yolları, yalın ayak, koşa koşa giderim...
    En tuhafı da ne biliyor musun abi ?
    "Neden gelmedin?" falan diyemem.
    Çok güzelsin derim. Uzatıp ellerimi, bak bu avuçlar bir tek senin adının geçtiği dualar için açıldı râbbe derim...
    Şimdi istese abi,
    Böbreğimi veririm.

    Nursen Yıldırım
  • 479 syf.
    ·10 günde·10/10
    Bugün sizlere Edebiyat dünyasının en önemli ve bir o kadar da iç dünyası karmaşık yalnızlık duygusunu eserlerinde hissettiren benim için duayen isimlerden olan Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar kitabını dilim döndüğünce yorumlamaya çalışacağım. Tehlikeli Oyunlar’ın baş karakteri Hikmet Benol bir gecekondunun ikinci katına taşınarak, alt komşu dul kadın ve üst komşu Albay Hüsamettin Tambay üçlüsü etrafında şekillenmektedir. Hikmet Benol yaşadığımız dünyayı bir oyunla bizlere aktarmak isterken aynı zamanda soyisminden de anlayışılacağı üzere bir benlik arayışına çıkmaktadır. Bu arayışta iç dünyasıyla hesaplaşma, kendisiyle acımasızca savaşmasını ve dönüşümünü temsil etmektedir. Oğuz Atay; Hikmet Benol gibi yaşadığımız toplumda orta katta yaşamaya maruz kalan insanların gerçeğini, Sevgi ve Bilge adlı kadınlara olan münasebetiyle de irdelemektedir. Hikmet, bir taraftan Sevgi’de aradığı ama bir türlü bulamadığı ve karşılaştığı sevgisizliği, Bilge’de hasretini çektiği bilgiyi de yine tam anlamıyla elde edemeyişini sorguluyor. Bir taraftan da Bilge’yi Batı kültürünü yansıtan toplum olarak, Sevgi’yi de Doğu kültürünün yansıması olarakta değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Yazarın, tam anlamıyla elde ettiği Sevgi’den tatmin olamayışı ve Bilge’de aradığı o tatminsizliği tam Batılılaşamama ve entegre olamama durumu olarak toplumunda bir röntgenini çektiğini düşünüyorum. Oğuz Atay’ın kendine has bir üslupla bir konu anlatırken insanın iç dünyasındaki o karmaşanın bir yansıması olarak bambaşka konulara sıçrayarak bize sunması da benim yazara olan hayranlığımı bir kat daha artıyor. Okurken sık sık kendinizi de sorgulayacağınız, yaşadığınız bu evrenin tam da bir oyun sahnesi olduğunu anlayacağınız tarzda bir eser, Tehlikeli Oyunlar. Sizce de öyle değil mi? Hepimiz farklı misyonlar da ve görevler de bize dayatılan veya yazılan bir oyunun figüranları değil miyiz? Ancak bu oyunun kuralını koymak istiyorsakta her birimiz kendi oyunumuzu yazarak sahneleyebilir ve tek sahnelik bir başyapıt haline getirebiliriz. Bununda altın kuralı kendimizi keşfederek o arada kalmışlığımızdan kurtularak mümkündür. Genel anlamıyla toparlayacak olursam eserde, birçok karakter var gibi görünürken sadece Hikmet’in olduğu veya olmadığı, birçok konunun işlenmesi söz konusuyken tek bir merkez konu üzerinde gitmeye başlaması gibi ters köşe hallerin, durumların olması sizin kitaba olan hayranlığınızı daha da cezbediyor. Oğuz Atay okumak bir birikim, bir emek ve bir sabır işidir. Bu yüzden kendinizi ne zaman hazır hissederseniz o vakitte okumanızı tavsiye ederim. Okuma zahmeti gösterdiğiniz için teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.