• 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu muhteşem kitabı şu lanet hastalık yüzünden ancak bugün bitirebildim.
    Aslında ben konuları itibariyle emre timur un kitaplarına karşı önyargılıydım. Bir dinlenme tesisinde karşıma çıkınca da bu bir işaret olmalı deyip aldım. İyi ki de almışım. Normalde sevmeyeceğim bu beyin yakan türü, ilginç bir şekilde beğendim. Kendini bulmak isteyen bir adamın içe dönüş hikayesini konu alan bu kitap öyle şaşırtıcı ve öyle güzel anlatılmış ki tek kelime ile bayıldım. İçinde çok güzel tespitler, altı çizilesi bir çok yer var. Ve işin ilginç kısmı kitap resmen sürpriz sonla bitiyor ya da bitmiyor... Kesinlikle bir ouroboros resminin kitaba dönüşmüş hali Sizlere bir alıntıyla iyi akşamlar diliyorum ve bu kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Öyle sanıyorum ki yaşamımız, sürekli bir yapıntı üretimidir. Sürekli olarak bir yapıntı içerisinde yaşıyoruz, ya da her yaşadığımız “yaşamımız” dediğimiz yapıntıyı oluşturuyor.
    ....“Gerçeklik” adı verilen şeyi ancak bir takım yapıntıların yardımı, aracılığı, “varoluşturuluşu” ile algılıyor,kavrıyor, anlamlandırıyor, düşünüyor, anlıyoruz demek istiyorum.
  • 259 syf.
    ·16 günde·10/10
    Çok uzun uzadıya yazılan incelemeleri okurken sıkılan sevgili okuyucu(buna zaman zaman kendimi de dahil ediyorum;) bu inceleme sana göre olmayabilir.Çünkü halihazırda yazmış olduğum en uzun incelemem sanırım bu olacak.Neyse kitaba gelelim ama kitaptan önce Sabahattin Eyüboğlu'ndan kısaca söz etmezsem kitabına da kendine de saygısızlık etmiş olurum.
        Eyüboğlu 1908 yılında Trabzon(Akçabat)'da doğmuş.Ilkokulu benim de yaklaşık on yıl kadar yaşadığım Kütahya' da okumuş; Hani bu dönemde(ilkokul çağı) görülen bazı şeyler zihinlere yer eder ya işte Eyüboğlu'nun zihninde de dönemin Cumhurbaşkanı İsmet Inönü'nün Kütahya'daki askeri birliklere komuta verirken ki görüntüsü kalmış. Öyle ki Mai ve Kara kitabında Inönü'yü öyle bir savunmuş  ki benim de dönemi bildiğim kadarıyla yer yer eleştirdiğim İnönü açıkçası yaptığı pek çok eylemle çok haklı göründü gözüme.
        Ortaöğrenimini Trabzon'da tamamlayan yazar yüksek öğrenimi için Atatütk'ün talimatıyla üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan sınavı kazanarak Fransa'ya gider, oradan İngiltere'ye geçer.Bu ülkelerdeki farklı üniversitelerde edindiği tecrübelerle İstanbul'da Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde Doçent olarak göreve başlar.Ihtilal sonrası görevden alınır vs.pek çok şey olur.Oralara girmeyeceğim.Edebiyata katkıları bizi ilgilendiriyor en çok..Bu birikim onun batı filozoflarından(Platon'un 'Devlet' çevirisiyle 1959'da Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü'nü kazanır) tutun da pek çok klasik edebiyat yazarının (Hayyam/Rubailer,'La Fontaine/Fabl, Molliere, Shakespeare,Jean Paul Sartre vs.) eserlerini çevirmesini sağlar.
         Deneme-inceleme alanında yazıları olmuş ve eski Anadolu Uygarlıkları hakkında belgeseller yapmış.O dönemki şiir akımı olan 'Yeni Şiir' hareketine(Orhan Veli,Melih Cevdet Anday vs.nin yer aldığı)destek olmuştur. Bunca sanatçı vasfının aile ile bir bağlantısı olmalı diye düşünüyorum.Öyle ki ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ağabeyi olduğunu sonradan öğreniyorum. Yine yakın zamanda kitabını okuduğum İsmet Zeki Eyüboğlu'nun da amcaoğluymuş.Ne güzelsiniz;Aydın,ilerici,yenilikçi,halkçı,Atatürkçü...1973 yılında 65 yaşında hayata veda etmiştir Eyüboğlu ;(
        Gelelim kitabımıza; yazarın bu deneme kitabı 1960 yılında Nurullah Ataç Armağanı'nı kazanmıştır.Haketmiştir bu armağanı da zira Yeni Cumhuriyet'in yaşayışını, Atatürk devrimlerini değerlendirmiş Eyüboğlu kitabında ; özellikle 'Halkçılık' kavramının 'Milliyetçilik'ten farklı olmayıp halka yakın olmak olduğunu ve aydınların bu konuda en büyük hatayı işlediğini dile getirmiş.Aydınla halk arasındaki mesafe ne kadar azalır ve bu iki kesim birbirini anlarsa devrimler o kadar kolay hayata geçirilir demiştir.Dönemden bahsedilirken özellikle Inönü'ye yapılan haksız eleştirilere değinip bunlara antitezler sunmuştur. Yazarın Atatürk ve Inönü'ye olan sarsılmaz bağlılığı doğrusu beni çok etkiledi.Onun dışında özellikle Köy Enstitüleri gerçeğine, nasıl kuruldu, neler yapıldı, kimler tarafından sabote edildi, neden kapatıldı gibi konular kitabın neredeyse yüzde yetmişini oluşturmuştur.Bunun sebebiyse kendisinin Köy Enstitüleri'nin kuruluş aşamasında Tonguç'la birlikte yakinen(Hasan Ali Yücel'in de bu konudaki katkısı su götürmez) görev alması diye düşünüyorum.Yapılan her türlü özverinin içinde bizzat bulunmuş..
         Der ki Eyüboğlu;
    "Maviyle sanat, karayla para demek istiyorum. Neden derseniz, acımtırak olacağını önceden bildiğim bu yazının adında olsun biraz renk olması hoşuma gidiyor. Her rengin kendine göre bir güzelliği vardır: Kırmızının, sarının, yeşilin her birine ayrı bir destan yazılabilir. Her üç renk nice nice şair ve ressamlarda insan düşüncesini coşturan anlamlar kazanmış. Kırmızı ya öfke, sarıya dert, yeşile umut koyagelmiş insanoğlu. Her rengin bir başka tadı, yerine göre bir başka derinliği olabilir. Ama her yaşayanın iliklerine işleyen, ölüm karasına, yüz karasına, kasvet karasına birebir gelen renk mavidir. Karanlığı asil veren mavidir, güneş değil! Güneş çekilip gittikten sonra bile mavi sabahlara kadar can çekişir karanlıkla. En güzel gecelerin bile rengi mavidir. Laf bütün bunlar, bundan sonra söyleyeceklerim de laf; ama derdimi anlatamazsam bir mavi olsun kalsın aklınızda, sanatın ta kendisi mavi."
    Bu söylediklerinden anlıyoruz ki Mavi'yi(sanatı) sevmiş hep Eyüboğlu.Elbette sanat sevilmez mi!
    Sanat zekayı idealize eder.Hayatın mümkünse pek çok yerinde olmalıdır sanat deyip, yazarın tipik bir tespit olması açısından Köy Enstitüleri'nin kapanmasına dair yazdığı şu alıntıya bir bakalım;
    "Köy Enstitüleri'ne en çok niçin çamur atıldı, bilir misiniz? Bu kurumlarda iş ilkesi öne sürüldü, iş eğitimi yapıldı, öğrenciler duvar ördü, ağaç dikti, işçilere benzedi diye. Ne demekmiş okulda işçilik? Okul efendi yetiştirirmiş, ter kokulu, eli nasırlı işçi değil. İşçiyi köle sayan düşünüşün tepkisiydi bu. Okulun üretici değil tüketici olmasını istiyordu. Ağaç dikme, aşı yapma karatahtada öğretilebilirdi yalnız öğretmen olacak efendiye. Hasanoğlan gençlerinin su çıkmaz denen kıraç dağlarda su bulup kendi döktükleri borularla bu suyu köye ve enstitülerine getirmeleri, bu sudan elektrik çıkarmaları sevinç yaratacak yerde kuşku yarattı. Aynı gençlerin kendi elleriyle yaptıkları tohum atan köylü heykeli bir umacıya benzetilip yıktırıldı. Çalışan köylüyle heykel ha? Ne demekmiş bu? Çalışıyor diye elin ayısını, kölemizi baş tacı mı edecektik? Bu düşünüş kolay kolay kafalardan söküleceğe benzemiyor. Sökülmeyince kırk bin köyümüzü nasıl şenletiriz bilmem."
        Halk Köy Enstitüleri'ne karşı negatif anlamda manipüle edilmiş, kim etmiş? Softalar tabi ki ve yazarımızın esas yakındığı şeyse pek çok aydının buna ışık tutması olmuş.Yani olan olmuş ve muhteşem bir eğitim-öğretim- ögrenim seferberliği enstitülerin kapanması noktasında durdurulmuştur.Ne yazık...Ülkem adına sonuna kadar hayıflanacağım tek şey sanırım..
       Bunun dışında sofralara değiniyor yazar ve diyor ki;
    "Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, billurlaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri, çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar."
    Bu ifadelerin üzerine laf etmek ayıp olur şimdi..
        Yazar ayrıca kitabında Çetin Altan ve Abidin Dino'nun o dönemki tutumlarını övmüş ve Yeni Türkiyenin eski Anadolu Uygarlıkları'nın devamı olduğunu savunmuş(yaptığı çevirilerin de bu konuda büyük katkısı olduğunu düşünüyorum); örneğin 'İlyada bir Anadolu destanıdır.Bize neden Arap uygarlıklarını(uygarlığı varsa tabi/geleneklerini demek istiyor) ezberletip benimsetip durursunuz, bizim esas uygarlığımız Anadolu uygarlığıdır' diyerek serzenişini dile getirir.Çok haklı..Ne çektiysek zaten Arap gibi düşünen ve inanan o zihniyetten çekmedik mi?!.
        Son olarak şunu söylemek istiyorum ki   buraya kadar da okumuşsanız eğer; lütfen bu yazarı ve dahi bu kitabı okuyun ve okutun! Bu sayede yazarın gerçekleri projekte etmiş olmasını sağlayacaksınız. Kusurumuz olduysa affola, okuduğunuz için teşekkür ederim...
       
       
  • 462 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle bu süreçte bana öyle iyi gelen bir kitap oldu ki anlatamam. Yıllar önce almıştım bu kitabı itiraf etmeliyim ki başlamıştım, bu ne ya demiş ve bırakmıştım. İyi ki yeniden şans vermişim çünkü tek kelimeyle bayıldım. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse; Çocuk suçluluların (özellikle kimsesiz olan) 18 yaşına gelinceye kadar (ki orası muamma) bir kampta mahkûm edilmelerini, acımasız ve sadist eğitimciler tarafından türlü işkencelere mahkum kalmalarını anlatıyor. Tabi ki her şeyin bir sebebi var, kurgusu anlatımı muhteşem. Macera ve gerilim türünde ki bu romanın devamı ÖLÜM YARIŞI... Elbette sırada ki kitabım da o olacak. Açlıķ oyunlarını sevenler mutlaka bu seriyi de okuyun derim. Evde kalın kitap okuyun...
  • 72 syf.
    ·9/10
    Benlik duygusu her şeyin üstündedir çoğu zaman. Bazen inkar etsekte her olayda önce ben deriz içimizden, kendimizi düşünürüz. İnsanın yapısı gereği bu böyledir. Bu yüzden eğer önce kendimize sonra çevremize faydalı olmak istiyorsak kendimizi tanımalı, sevmeli ve ona göre hayatımızı şekillendirmeliyiz. Kendimiz için yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri mutlu olmaktır şüphesiz. Kim istemez ki mutlu olmayı.. Mutlu olmak öncelikle ruh sağlığımızı düzeltir bunun için çok gereklidir. Burda bahsedilen tabiki çok istediğimiz bir şeyi aldığımızda ya da her şeyimiz olduğunda hissettiğimiz mutluluk değil. Bunlar elde edilince etkisini kısa sürede kaybeden mutluluklar. Oysa asıl mutluluk insanın bedeninde başlar.. Bedenini tanıyarak ve ona önem vererek.. Öyle ki doğru nefes alıp vermenin bile mutlulukla ilgisi var.


    Bu iki güzel soru cevap şeklinde ilerliyor. Kişisel gelişiminize katkıda bulunacak kısacık ama oldukça güzel eserler. Çok severek okudum. Umarım devamı gelir. Keyifli okumalar
  • 72 syf.
    ·9/10
    Benlik duygusu her şeyin üstündedir çoğu zaman. Bazen inkar etsekte her olayda önce ben deriz içimizden, kendimizi düşünürüz. İnsanın yapısı gereği bu böyledir. Bu yüzden eğer önce kendimize sonra çevremize faydalı olmak istiyorsak kendimizi tanımalı, sevmeli ve ona göre hayatımızı şekillendirmeliyiz. Kendimiz için yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri mutlu olmaktır şüphesiz. Kim istemez ki mutlu olmayı.. Mutlu olmak öncelikle ruh sağlığımızı düzeltir bunun için çok gereklidir. Burda bahsedilen tabiki çok istediğimiz bir şeyi aldığımızda ya da her şeyimiz olduğunda hissettiğimiz mutluluk değil. Bunlar elde edilince etkisini kısa sürede kaybeden mutluluklar. Oysa asıl mutluluk insanın bedeninde başlar.. Bedenini tanıyarak ve ona önem vererek.. Öyle ki doğru nefes alıp vermenin bile mutlulukla ilgisi var.


    Bu iki güzel soru cevap şeklinde ilerliyor. Kişisel gelişiminize katkıda bulunacak kısacık ama oldukça güzel eserler. Çok severek okudum. Umarım devamı gelir. Keyifli okumalar