"Evrenin ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer. Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmaz. Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanı sıra, ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister. Ama insanların çoğunluğu, işte bu anda vazgeçerler. Çölün dilinde biz bu durumu şöyle tanımlarız: Vahanın palmiyeleri ufukta görünmüşken susuzluktan ölmek. Araştırma her zaman acemi talihi ile başlar. Ve her zaman fatihin sınavı ile sona erer." Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anımsadı: "En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır."
Delikanlı uyanınca yüreği ona evrenin ruhunun işlerini anlatmaya başladı. Her mutlu insanın, içinde Tanrı'yı taşıyan insan olduğunu söyledi. Ve tıpkı daha önce Simyacı'nın da söylediği gibi mutluluğun, çölün küçük bir kum tanesinde bulunabileceğini söyledi. Çünkü bir kum tanesi yaratılışın bir ânıdır ve evren onu yaratmak için milyonlarca, milyonlarca yıl uğraşmıştır. Yeryüzündeki her insanın kendisini bekleyen hazinesi vardır," dedi yüreği delikanlıya.
İnsanların yürekleri böyle olur. Ulaşmaya layık olamadıklarını ya da ulaşamayacakları sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar, olağanüstü olabilecek, ama olamayan anlar, keşfedilmesi gereken, ama sonsuza dek kumların altında kalan hazineler daha aklımıza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölürüz. Çünkü böyle bir durumla karşılaşınca ölümcül acılar çekeriz." "Yüreğim acı çekmekten korkuyor," dedi bir gece Simyacı'ya, aysız gökyüzüne bakarlarken. "Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle. Düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yürek kesinlikle acı çekmez. Çünkü araştırmanın her ânı, Tanrı ve Sonsuzluk ile karşılaşma ânıdır." "Her arama ânı, bir karşılaşma ânıdır." dedi delikanlı yüreğine.