• "Biz bütün insanların özgür ve eşit haklara sahip olmasından, kimsenin bir başkasına köle olmamasından ve insanların yalnızca yasalar önünde eğilmesinden yanayız!.. Artık ayrıcalıklı ve her istediği şeyi yapan insanlar olmasın istiyoruz!.. Herkes, devletin yasaları önünde eşit haklara sahip olsun istiyoruz. Tanrı ile kulları arasına girilmesini istemediğimiz gibi, birey ve devlet ilişkileri de aracısız yürüsün istiyoruz!.. Basın, çalışma ve ticaret yapma özgürlüğü istiyoruz... Bütün insanların ayrım yapılmaksızın birbirleriyle rekabet etmesini ve başarılı olanın ödüllendirilmesini istiyoruz!.. Oysa hiç sesimizi çıkaramıyoruz ve bize köle gibi davranıyorlar..."
  • sabahattin ali bütün özgür insanların yüreğinde, bilincinde yaşıyor ve yaşayacak.
    Hıfzı Topuz
    Sayfa 259 - remzi kitabevi
  • biz atatürk'ün yolunda bağımsız ve özgür bir türkiye istiyoruz.
    Hıfzı Topuz
    Sayfa 26 - remzi kitabevi
  • Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım üçüncü incelemem olacak. İşte İnsan ile 1970’ler den, İsa’nın Çarmıha Gerildiği döneme yolculuk edeceğiz. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

    Bu tarz kitaplar okuduğumda aklıma hemen izlemiş olduğum birkaç film geliyor. Bu sefer de Mel Gibson’ın yönetmenliğini yapmış olduğu “Tutku - İsa Mesih'in Çilesi” filmi aklıma geldi. Film İsa’nın son 12 saatini konu alıyor. Ana karakterimiz olan Karl Glogauer meraklı bir genç. Sırf merakından ve bu olayların yaşanıp yaşanmadığını merak ettiği için 1970 yılından M.S. 29 yılına yolculuk ediyor. Bu zaman makinesinin kim tarafından, nasıl yapıldığını kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz. Şimdi her zaman ki gibi kitabın içeriğini bir kenara bırakıyorum ve kitabın fikir olarak neler sunduğuna bir bakalım. (Arada alıntıları kullanacağım o kadar.)

    Hazırsanız başlayalım…

    Bir şansınız olsa ve geçmişe gitseniz, Tarihi değiştirmek için olaylara müdahale eder misiniz? Yoksa tarihin akışını değiştirmek tüm dünyanın ve işleyişin akışını bozar düşüncesi ile kendinizin bile sonunu hazırlayacak şeylere müdahale etmez misiniz? Bilimkurgu filmlerine bakarsak zamanın işleyişine müdahale etmek hep olumsuz sonuçlar doğurur. Bazı filmlerde ise gayet te güzel sonuçlar doğuruyor. Ana karakterimiz olan Karl ise kendi seçimini kendisi yapıyor, tabi ki yazarımız Michael Moorcock’un ellerinden. Kitap Karl’ın çocukluğu ile geçmişe dönüşünü eş zamanlı olarak sunuyor. Diyaloglar kesinlikle çok başarılı kurgulanmış. Yazarlar, inançlı olsun ya da olmasın her zaman sert eleştiriler yapabilmiştir Hristiyanlığa. Özellikle kitapların kurgularında edebiyat olsun ya da farklı tarz olsun her zaman eleştirmek için bir konu, bir diyalog yaratılmıştır. Dini sorgulayan bir çok karakter türetilmiş, hafif ya da sertlik dozu ayarlanarak bazen de ayarlanmak istenmeyerek eleştiri yapılmıştır. Geçmiş dönem de bunu yapmak daha zor olsa da özellikle 1950’ler den sonra bu biraz daha kolay hale gelmiştir.

    Bilinenin aksine, Amerika her ne kadar özgür düşünceli bir toplum da olsa, din konusunda her milletten biraz daha fazla bağnaz yapıya bürünebiliyor. John Lennon, Beatles’ın Amerika’da çok meşhur olması, turne biletlerinin çıkmadan tükenmesi, plakların milyonlarca satması ve televizyonların başında milyonlarca kişinin izlemesi nedeni ile bir yorum yapmıştır. Bu yorum tamamen Lennon’un muzip karakteri ile örtüşse de insanlar tabi ki farklı algılamıştır. Beatles “İsa” dan bile ünlü demişti. O an gülüp geçilen bu olay, birkaç gün içinde Beatles plaklarının yakılmasına, isyanların çıkmasına, tehditler almasına neden olmuştu. Öleceklerini düşündüklerini anılarında hep aktarmıştır grup üyeleri. Daha sonra ikinci bir basın açıklaması yapmış olmasına karşı olay tazeliğini korumuştur. Küçük bir açıklama bile Amerika’yı nasıl karıştırıyor bu örnekte görebiliyoruz. https://youtu.be/wfMmbXwH9xQ

    İşte İnsan, İşte İsa, İşte Çarmıh...

    Kitapta bolca İncil'den alıntılar mevcut. Bunlar olmazsa zaten kısır bir döngü olur. Incil'i hiç okudunuz ya da göz gezdirdiniz mi bilmiyorum, hikaye anlatır gibi anlatır olayları. Bir de inancınız zaten bu dine yok ise daha rahat okursunuz. Normal bir kitap okur gibi okur ve olaylara yorum yaparsınız. Okursanız bu dediğim durumu anlarsınız. Hatim etmedim ben sakin olun. :)

    —Tanrım?
    —Tanrım?
    —Tanrım?
    —Cevap Yok. (Sy.70)

    Neden cevap yok? Çünkü cevap yok. Yazarımız tabuları yıkarak ilerliyor. Her bir diyalog da bir eleştiri, bir ironi mevcut. Anlatılan ile yaşananın farklı olduğu olgusu yaratılıyor diyaloglarda. Bir sorgulama metodu kullanılıyor.

    "Bilgi korkuyu yok eder. Korku olmadan din hayatta kalamaz." (Sy.73)

    Dinlerin tarihine bakarsanız, geçmişte kaç bin peygamber geldiği konusu biraz sıkıntılı. 124.000? 420.000? Genel tavır şu oluyor; Hz. Adem başlangıç, Hz. Muhammed son. Bu peygamberlerin arasında ne kadar peygamber var muamma. Kim kesin bir sayı verirse gerçek dışıdır çünkü kitapta da bahis eder ki elini kolunu sallayan ben peygamberim diye dolaşırmış. Herkes bir şey yayma peşindeymiş anlaşılan (?!) Kur'an-ı Kerim'de ise belli başlı peygamber isimleri geçmektedir.

    "İnsanlar ihtiyaç duyduğu zaman akla hayale gelmeyecek başlangıçlara sahip büyük bir din yaratabilirler." (Sy.74)

    Roma dönemi, Putperestler, Hristiyanlık, Musevilik, Müslümanlık ve daha bir çok inanış. Her dinin bambaşka hikayesi var. O yüzden inandırıcılık konusunda sorun yaşarlar ve o yüzdendir ki insanlar tek bir dine değil bir den fazla dine kendilerine göre inanış sağlarlar. Günümüzün en moda dini aslında kapitalist düzenin sevimli inananı PARA ve Müritleri. Konuyu dağıtmadan devam edeyim ve yavaş yavaş incelemeyi sonlandırayım.

    Karl, hayal ettiğinden daha fazlasını yaşıyor ve iliklerine kadar hissediyor. Geçmişe dönüp olaylara tanık olmak yerine yaşıyor. Seçenekleri var ama ne kadarını nasıl kullanıyor, kadere mi razı geliyor, kendi kaderini mi yaratıyor? İzlemek yerine olaylara dahil mi oluyor, tarihine farklı bir dokunuş mu yapıyor? Karl'ın yerinde olsaydınız siz ne yapardınız? Bunun cevabını okuyunca vereceksiniz.

    Dini ne kadar sorgularsanız sorgulayın asla elle tutulur, gözle görülür kanıt bulamazsınız. İnançlı biri olabilmenizin tek kuralı, inanacağınız dinin size sunduklarını kabul etmek ve sorgulamamaktır. Sorgularsanız yanıtlarınız tam cevap bulamaz ve işin içine mantık girer. Mantığın girdiği yer delik deşik olur ve uzaklaşırsınız. Akıl ve bilimi kullanarak öğrenme amaçlı bir sorgulama yaparsanız belki başka cevaplarla yine inanmaya devam edersiniz. Evrim, yaratılış, kitaplar, peygamberler, inaçsızlık... Bunların tek cevabı insanın kendisidir. Neye inanmak istersen ona iman et insan. İnanmamak bile bir şeye inanmaktır. İnançsızlığın içinde bile başka bir inanç vardır, bunu bir de bu açıdan düşünün.

    Kutsal bir kitap incelemesi gibi oldu değil mi? Çünkü zamanda yolculuk edip Nasıralı İsa'yı bulmaya ve gerçek mi değil mi diye kontrol etmeye gittik.

    Daha önceki incelemelerimde de dedim yine diyeyim. “İnsan ne istediğine, ne dilediğine dikkat etmeli. “ sonuçlarını kaldıramayacağımız şeylerin peşinden gitmek; kırıcı ve ruhumuzu yok edici olaylar silsilesini başlatabilir.

    Ellerinden ve ayaklarından ve hatta fikirlerinden çivilenerek Çarmıha gerilen İsa mı? Karl mı? Biz miyiz?

    Etkinliğe yapmış olduğum üçüncü incelememin de sonuna gelmiş bulunmaktayım.

    Kitabı tavsiye eder, herkesi etkinliğimize beklerim. İyi okumalar... #28996895
  • Neredeyse her girişim alanında olduğu gibi, kitle iletişimi alanında da teknolojik ilerleme, Küçük Adam’a zarar vermiş, Büyük Adam’a yaramıştır. Elli yıl kadar önce, her demokratik ülke, çok sayıdaki küçük dergisi ve yerel gazetesiyle övünebilirdi. Binlerce yerel editör binlerce bağımsız düşünceyi dile getirirdi. Burada ya da başka bir yerde, neredeyse herkes neredeyse basılı her şeyi elde edebilirdi. Bugün basın yine yasal olarak özgür; ama küçük gazetelerin çoğu yok oldu. Kâğıt hamurunun, modern baskı makinelerinin ve ajans haberinin maliyeti, Küçük Adam için çok fazla. Totaliter Doğu’da politik sansür var ve kitle iletişim araçları Devlet tarafından kontrol edilmekte. Demokratik Batı’da ekonomik sansür var ve kitle iletişim araçları İktidar Seçkinleri tarafından kontrol edilmekte. Maliyetleri yükseltmek ve iletişim iktidarını birkaç büyük şirketin elinde toplamak, Devlet sahipliği ve hükümet propagandasından daha az itiraz edilebilecek şeyler; ama kesinlikle Jeffersongil bir demokratın onaylayabileceği bir şey değil.
  • Bilgisiz halk güvende olmaz. Basının özgür olduğu, her insanın okuyabildiği yerde, herkes güvendedir.” Atlas Okyanusu’nun öbür yakasında, bir başka tutkulu akıl mümini, yaklaşık olarak aynı sıralarda, neredeyse aynı şeyleri düşünüyordu. John Stuart Mill, babası yararcı filozof James Mill hakkında şöyle yazmıştı: “İzin verildiğinde, aklın insanların zihinlerini etki altına alacağına güveni öylesine tamdı ki, nüfusun tamamı okuyabilse, her türlü düşünce onlara yazılı veya sözlü olarak iletilebilse ve seçme haklarıyla, benimsedikleri fikirlere sonuç kazandırabilecek bir yasama meclisi seçebilseler, her şeyin kazanılabileceğine inanıyordu.” Her şey güvende, her şey kazanılacaktı. Bir kez daha on sekizinci yüzyıl iyimserliğini ayırt edebiliyoruz. Doğrudur, Jefferson iyimser olduğu denli gerçekçiydi. Acı deneyimle biliyordu ki, basının özgürlüğü utanç verici biçimde kötüye de kullanılabilirdi. “Gazetede,” demişti, “görülen hiçbir şeye artık inanılamaz.” Yine de şöyle ısrar ediyordu (ve biz onunla ancak hemfikir olabiliriz): “Doğruluğun sınırları içinde, basın soylu bir kurumdur, bilimin ve sivil özgürlüğün eşit biçimde dostudur.” Tek kelimeyle, kitle iletişimi ne iyi, ne de kötüdür; sadece bir güçtür, tüm diğer güçler gibi, iyiye de kullanılabilir, kötüye de. Bir şekilde kullanıldıklarında, basın, radyo ve sinema demokrasinin hayatta kalabilmesi için zorunludur. Öbür şekilde kullanıldıklarında, diktatörün cephaneliğindeki en güçlü silahlardır.
  • özgür olduğu ve yozlaşmadığı sürece basın, fevkalade önemli bir işlevi yerine getirir, bu nedenle hükümetin dördüncü organı olarak adlandırılması doğrudur.
    Hannah Arendt
    Sayfa 60 - 1.Baskı Mart 2018 - Sel Yayıncılık