Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk,bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye ; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında sen, orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece, derdi.
Tek bir şey, tek bir kişi veya makine ya da kütüphane tarafından kurtarılma arayışına da girme. Kendini kurtar, boğulursan da en azından kıyıya doğru gittiğini bilerek ölürsün.
Okuduğum distopyalardan güzel olanlarından biriydi. İlk başlarda aklımda gözümde canlandırmak benim için biraz zor olsa da kitabı okudukça her şey daha da oturdu.Geleceğin böyle olmaması için kitaplarımıza, yeri geldiğinde acıya hüzne yeri geldiğinde sevince yani kısacası hayatı olduğu gibi kabul etmemiz, farklılıklara kucak açmamız gerektiğini, herkes aynı olduktan sonra dünyanın pek de tadının çıkmadığını anladım. Okuduğum sırada bazı betimlemeleri tekrar tekrar okumam gerekti onu dışında akıcıydı. Sadece bazı konularda daha fazla detay isterdim. Okumanızı öneririm.