Yankılarla ona doğru gelen bir şey vardı, belli belirsiz, uzaklardan, zar zor duyulabilen bir şeydi bu, ama yüreğini hoplatmaya yetiyordu. İçinde pır pır eden umutlar ve kuşkular –umutlar, henüz tanımadığı bir sevginin umutları, kuşkular ise, geriye kalan günlerinde bu yeni keyfî tadamayacağı kuşkularıydı– göğsünü daraltıyordu hep.
Güneş hüzünlü hüzünlü yükseldi; güneşin üzerine vurduğu hiçbir şey, sahip olduğu yetenekleri ve güzel duyguları kullanma becerisinden yoksun, kendi yararı ve mutluluğu için bir şeyler yapmayı beceremeyen, dahası bu feci halinin farkında olan ve bu feci halin onu tüketmesi pahasına kendinden vazgeçen bu adamdan daha hüzünlü değildi.