Aşkta ölümden öte bir varoluşun olduğu, bir kesinliğe dönüşür; bu hiçbir zamansallığa tabi olmayan bir ebedi varoluştur, tüm oluşu kat eder, gider gelir.
İnsan henüz ömür sürerken bu zemini en derininde adsız, sınırsız bir şey olarak sezinler. Bazen bana da hayat bir rüya gibi görünür, sanki dışarıdan, uzak bir yıldızdan, bütün faniliklerin ötesinden, gerçekte yaşadığım hale bakıyorumdur.
Peki ama nereye kayboluyorlardı? “Gitmiş” olan insanlara ne olur? Başlarına ne gelir? Onlar nasıl bir ilişki kurmak mümkün olabilir? Ölenler gerçekten ölü müdürler?
Bütün doğada bir oluş ve yok oluş devridaimini görüyoruz; demek, doğanın bir parçası olan insanda durum farklı olamaz. Bunun karşısında, ölüm nedir ki aslında?
Mezar, kendi sonluluğunuzla bir yüzleşmedir, ölümle hissedilen ve düşünülmüş bir karşılaşmadır; ölümden bakarak, kendi hayatımıza ne olmuş olacağı sorusunu ortaya koyar. Kimin için veya ne için yaşıyorum?