Savunma hakkı, sadece teknik bir hukuk kuralı değil; insanın onurunu ve özgürlüğünü koruyan en temel kalkandır.
Sanıyoruzki kötü şeyler hep başkasının başına gelir; mahkemeye,cezaevine hep kötüler girer...Oysa hayatın beklenmedik sürprizleri içerisinde herkes, bir anlık bir hata, talihsiz bir tesadüf veya büyük bir yanlış anlaşılma sonucu kendisini o sanık kürsüsünde bulabilir.
Savunma hakkı bu sebeple kutsaldır. Bir olay anında ilk görünüşte biz suçlu görünebilir hatta küçük bir yanlışımız, hata payımız bu algıya elverişli olmuş olabilir ya da alevlendirmiştir. Ancak derinlemesine analiz etmeden kısaca sebep sonuç ilişkisini anlamadan maddi gerçeği bilemeyiz.
İşte devletin devasa iddia gücü (savcılık ve kolluk) karşısında birey, oldukça savunmasızdır. Savunma hakkı, bu teraziyi dengeler.
Toplumsal huzur ve güvenlik için o an ivedi şekilde ilk görünüşte hatalı,suçlu görünen bireye gereken yapılır ancak bu bir hüküm, nihai sonuç değildir.
Geçici tedbirlerdir,yalnızca maddi gercegi araştırırken uğranılan duraklardır.
Bu geçici tedbirlerin alınmasında ilk algılar yalnızca epistemolojik kaynak işlevi görür.
Bu sebeplerle kısaca; Bir hak ihlale uğradığında onu geri alabilmenin yolu, yalnızca etkin bir savunma yapabilmekten geçer ve
savunma makamındaki kişi suçlu olsa dahi, onu yalnızca "kötü" veya kontrolsüzce suç işleyen bir figür olarak yaftalamamak gerekir. Kişiyi canavarlaştırmadan, eylemin arkasındaki kişisel saikleri anlamak gerekir; meşru müdafaa sınırları, haksız tahrik unsurları, refleksif veya anlık gelişen krizler, açlık ve yokluk gibi temel insani ihtiyaçlar ile çevresel faktörlerin yarattığı mecburiyetler derinlemesine incelenmelidir.
Bu sebeplerle, suç sabit olsa dahi savunma hakkı her koşulda elzemdir.
Çünkü hukuk, kişiye göre esneyen kurallar bütünü