En sevdiğim ağaç, Ağlayan Bilgin ağacıydı. Japonya’dan gelmiş olmalıydı bu ağaç. Japonlar insan ruhunun derinliklerini anlarlardı.
Herhangi bir şey ters gittiğinde bağırsaklarını deşerek öldürürlerdi kendilerini.
Oysa benim hiçbir şeyi idare ettiğim yoktu, kendimi bile. Yalnızca otelden işe ve partilere, partilerden otele ve sonra yine işe, duygusuz bir troleybüs gibi yalpalayıp duruyordum. Sanırım kızların çoğu gibi coşku içinde olmam gerekiyordu, ama hiçbir tepki göstermek gelmiyordu içimden. Tıpkı bir hortumun merkezindeki nokta gibi durgun ve bomboş, çevremdeki hayhuyun içinde yuvarlanıp gidiyordum.