Geri Bildirim
  • Paranın ve korkunun aynalarında
    Parçalanan yüzüm
    Artık güzel değilsin..
  • daima objeleri düşün. isabel'in kardeşinin deftere yazışını gözünde canlandır. teresa'nın romandan yırttığı küçük kağıt parçasını senin defterinin arasına koyuşunu düşün. bir bedenin içinde katı halde nakledilen, sonra dışkılanıp satılan ve nihayet duman ve gaz halinde senin bedenine çekilen esrarı düşün. sırt çantalarını satın alan bombacıları düşün. patlamada parçalanan kolyeleri ve romanları ve bedenleri düşün. kolyelerin yapımını ve romanları ve bedenleri ve ezilmiş kırmızı arabada isabel'in erkek kardeşini düşün. işte o zaman isabel'in erkek kardeşi defterine yılları yazarken odasının duvarında asılı olan michael jordan posterini düşün. o poster şimdi nerede? ve isabel'in kardeşinin arabayı yapıştırdığı telefon direğinin karşısındaki sahayı düşün. ezilmiş kırmızı arabayla ve isabel'in kardeşinin bedeniyle ilgilenmeyi nasıl da bırakıp hiçbir şey gerçekleşmeyen, belirli çimlerde belirli bir rüzgarın esmesi dışında, sadece
    alakasız çimlerde alakasız rüzgarın estiği sahaya yürüyebildiğini düşün. orada siren seslerini engelleyerek dilediğin kadar kalabilirsin. veya michael jordan sıçrarken patlayan binlerce fotoğraf makinesi flaşının göründüğü postere girebilirsin ve kalabalık kükrerken arenayı terk edebilirsin ve romanların yazıldığı ve kolyelerin yapıldığı ve gazların solunduğu ve tarihlerin beyinler tarafından ezberlendiği ve beyinlerin kazalarda imha olduğu yakın geçmişin chicago'suna adım atabilirsin. tüm bunları yüksek irtifadan izieyebilirsin ve görüntü kaybolana dek uzaklaşabilirsin veya yazı yazan ele ya da ölünün yüzüne yaklaşabilirsin, artık bir yüz olmaktan çıkana dek yaklaşabilirsin. veya bir şeyi tıklayıp sürükleyebilirsin. rengi ayarlayabilirsin veya siyah beyaz yapabilirsin. istediğin objeyi istediğin açıdan ya da aynı anda farklı açılardan izleyebilirsin veya gözlerini kapatıp arenadaki kalabalığı ya da kırmızı arabaya yavaşça yaklaşan siren seslerini ya da gümüş dövülüp şekillendirilirken kalemin yılları yazarken çıkardığı sesi dinleyebilirsin.
  • Sabah oluyor. Sınıfıma gidiyorum.
    Ellerini kavuşturmuş küçükler sıralarına oturmuşlar. İri iri gözlerinde çocukluk yıllarının o ürkek şaşkınlığı henüz duruyor. Bana öyle güvenle ve inanarak bakıyorlar ki! Kalbim tıkanacakmış gibi oluyor birden.

    Sıfırı tüketmiş yüz binden bir tanesi olan ben, bütün inançlarını ve hemen bütün güçlerini savaşın parçaladığı yüz binden biri olan ben, burada sizlerin önünde dikiliyor ve sizlerin hayata benden çok daha bağlı, benden
    çok daha canlı olduğunuzu görüyorum.
    Burada sizlerin önünde duruyorum.
    Sizlere öğretmenlik ve yol göstericilik yapmam gerekiyor.

    Ne öğreteyim sizlere?
    Yirmi yaşında içinizin boşalıp kavruk kalacağınızı, gelişmenizin en verimli çağında mahvolacağınızı ve acımasızca sıra malı olmaya zorlanacağınızı mı söyleyeyim?

    İnsanlar Tanrı ve insanlık adına zehirli gaz, demir, barut ve ateşle birbirlerini boğazladıkça bütün öğrenim ve kültürün, bütün bilimlerin acı bir alaydan başka
    bir şey olmadığını mı anlatayım?
    Sizlere, bütün bu korkunç yıllarda temiz kalmış küçük yaratıklara ne öğretebilirim ben?

    Ben sizlere ne öğretebilirim?
    El bombasının nasıl yakalanıp çekileceğini ve insanlara nasıl fırlatılacağını mı öğreteyim? Bir insanın nasıl süngüleneceğini mi, kürekle nasıl ikiye bölüneceğini mi göstereyim?
    Soluk alan göğüs, hayat taşan bir akciğer
    ve bir kalp gibi esrarlı mucizelere karşı
    bir namlunun nasıl doğrultulacağını
    mı anlatayım? Yoksa tetanosla nasıl
    kazık gibi olunacağını, parçalanmış bir bel kemiğinin ya da kafatasının ne hal
    alacağını mı anlatayım?
    Çevreye saçılan bir beynin, parçalanan kemiklerin ve dışarıya fırlayan bağırsakların görünüşünü mü anlatmalıyım sizlere?
    Yoksa karnından vurulanın nasıl inlediğini, ciğerden kurşun yiyenin nasıl da hırıltılı sesler çıkardığını ve başından yara alanın nasıl ıslık çalar gibi haykırdığını mı canlandırayım? Daha başka şeyler bilmiyorum.
    Daha fazlasını öğrenemedim.

    Bütün içerimin katılaştığını, taş kesilip sonra da küçük küçük parçalara ayrılacakmış
    gibi olduğunu sanıyorum.
    Ağır ağır sandalyeye bırakıyorum kendimi
    ve burada daha fazla kalamayacağımı kavrıyorum. Kendimi biraz olsun toplamaya çalışıyorum; ama beceremiyorum.
    Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelen
    bir zaman sonra biraz açılıyorum.
    Ayağa kalkıyorum ve güçlükle:

    "Çocuklar!" diyorum,
    "Evlerinize gidin. Bugün okul yok."
    Erich Maria Remarque
    Everest Yayınları - 1931
  • Nereden Nereye

    1517 yılında, Yerliler’in Antiller’deki altın madenlerinin
    cehennem çukurlarında çürüyüp gitmelerine yüreği parçalanan
    İspanyol misyoner Bartolomé de las Casas,
    İspanya kralı V. Carlos’a, oraya zencilerin getirtilmesi
    için bir tasarı sunmuştu; Antiller’deki altın madenlerinin
    cehennem çukurlarında zenciler çürüyüp gitsin diye.

    Biz Amerika’nın kuzeyinde ve güneyinde yaşayanlar,
    bu acayip insancıl dönüşüme neler borçluyuz neler:
    W. C. Handy’nin blues parçalarını;
    Uruguaylı avukat ve Siyah akımının ressamı
    Don Pedro Figari’nin Paris’teki büyük başarısını;
    tangonun kökenini zencilere kadar dayandıran bir başka
    Uruguaylının, Don Vicente Rossi’nin halis yerli düzyazılarını;
    Abraham Lincoln’ın destansı boyutlarını;
    İç Savaş yüzünden beş yüz bin kişinin ölmesini ve
    asker emeklilerine üç milyon üç yüz bin dolar aylık bağlanmasını;
    İspanyol Akademisi’nin sözlüğünün on üçüncü basımına
    “linç etmek” fiilinin girmesini;
    King Vidor’un, yalnızca Siyah oyuncularla
    çekilen ilk Hollywood filmi Hallelujah!’yı;
    Arjantinli yüzbaşı Miguel Soler komutasındaki şanlı
    “Melezler ve Zenciler” alayının, Uruguay’daki Cerrito
    çarpışmasında gerçekleştirdiği o karşı durulmaz süngü hücumunu;
    Martin Fierro’nun bir zenciyi öldürmesini;
    o acıklı Küba rumbası “Fıstıkçı Kız”ı; tutuklanıp zindanda
    can veren Toussaint-L’Ouverture’ün Napolyonculuğunu;
    Haiti vudu ayinlerinin haç ve yılanını ve papaloi’nın
    çalıpalasıyla boğazlanan keçilerin kanını;
    tangonun anası habanera’yı;
    Buenos Aires ve Montevideo’nun bir başka eski
    zenci dansı candombe’yi.

    Bir de, alçak kurtarıcı Lazarus Morell’in
    akıllara durgunluk veren, rezil hayatını kuşkusuz.
    Jorge Luis Borges
    #İletişim Historia Universal de la Infamia - Çeviren:Celâl Üster
  • Hayatım boyunca yüzlerce kitap okudum onlarcasını çok beğendim ancak sadece bir kitap bende derin bir iz bıraktı. Kafkaslarda yasayan halkların Soviyet rejimi altındaki ezilmişlikleri, parçalanan aileler, sahipsiz kalan topraklar, umutsuz kalan insanlar... Bu kitabı okuduğunuzda hayata bakış açınız değişecek...
  • bir gün seni yazmaktan vazgeçtiğimde anlayacaksın, gerçek vazgeçilmişlik ne demek
    gerçekten terk edilmek nasıl bir his, nasıl yitirilir onca emek
    işin kötü yanıysa seni yazmaktan vazgeçebileceğimi sanmıyorum
    başkasını yazabilirim belki ileride
    çünkü elbet hayatıma başkası da girecek.
    ama başkasını yazdığım günün gecesine seni ağlayarak yazacağımı ikimiz de biliyoruz neticede.

    doğuştan kör bir kadının çizdiği manzara resmine benzeyecek yazdıklarım belki
    belki yüz bin fit yükseklikten düşmüş gibi olacak yüzüm
    belki bir çocuğun uyumasını önleyen karanlığı kadar kötü olacağım
    bilmiyorum belki,
    bir zaman sonra, seni ne zaman yazsam
    ilk kez sarhoş olan bir kadın gibi kusacağım
    sonra derin bir uyku çekeceğim ama sabahına beynimin zonklamasıyla uyanacağım
    bilmiyorum seni yazmak kötü olacak,
    kötü hissettirecek,
    beni hep kötü edecek
    ama
    elimde sana dair kalan tek şey, seni yazabilmek.
    belki bundan da vazgeçebilsem, sahiden her şey geçecek
    ama geçilmiyor
    geçmiyor
    göğsümdeki yaranın üstünü örttükçe yanıyor
    soba yanığı gibi
    güneş yanığı
    bilmiyorum
    yanıyorum, yanılıyorum sürekli.

    hayatımın artılarını ve eksilerini hiç hesaplamadım bu güne dek ama
    öyle eminim ki yaşamımın çoğunun yanlış kararlardan oluştuğuna

    biliyor musun,
    ben bazen
    harflerin bile samimiyeti olduğuna inanıyorum
    tıpkı insanlar gibi
    bazıları elbette samimiyetsiz
    bazıları ötekileştirilmiş, herkesçe kabullenilmemiş
    dışlanmış
    bazıları büyüyünce değişiyor
    bazıları bazılarına benziyor mesela
    ben bir harf olsam,
    mutlaka
    ğ olurdum
    zaten hayatı boyunca hayata başlangıç yapamayan bir kadından başka hangi harf olması umulur!
    ki ben
    olamadım kimselerin ilki de.
    sen ne güzel ilktin
    a harfi gibiydin
    sen
    ne güzel gittin
    iliklerimi bile söker gibi,
    sol göğsüme kızgın demirler basar gibi,
    kirpiklerimle dudaklarımı diker gibi,
    ama sen sahiden
    ne güzel gittin
    -Tanrım göğsüm cehennem!-

    biliyor musun,
    ben bir meyve olsam bu mutlaka nar olurdu
    zaten dışarıdan bir bütün
    içi paramparça, içi kırmızı, içi kan bir kadından başka hangi meyve olması umulur!
    sen bir meyve olsan bilmiyorum ne olurdun,
    ama mutlaka bir yararın olurdu
    insanlara
    ki ben, dahil olmazdım
    insanlığa.

    biliyor musun,
    bir çiçek olsam mutlaka papatya olurdum
    elbette biliyorsun, papatyaları ne çok seviyorum
    buna rağmen papatya almadın bana
    bir kez olsun
    üzgünüm
    bu sahiden üzücü.
    neyse, ne diyordum
    bir çiçek olsam bu mutlaka papatya olurdu
    çünkü hayatı birileri uğruna,
    bilhassa aşk uğruna
    dağıtılan, parçalanan bir kadından başka hangi çiçek olması umulur!
    sana çok kırgınım sevgilim
    ama bir papatya dalı,
    zaten çok kolay kırılır.

    sen bir çiçek olsan, fesleğen olurdun galiba.
    çünkü avuçlarıma sinsin diye kokun,
    ellerim ne zaman üşüse sığındığı tek yerdi boynun.
    bir de kalabalıksın, fazlasıyla
    bilmiyorum sen fesleğensin biraz
    ben de papatya
    sen saksılara yaraşırsın
    ben kaldırımlara
    senin heybetinin yanı sıra
    ben fazla cılızım, fazla ufak
    ayakaltında ezilmişliğimi bir kenara bırak,
    beni de öte yana,
    sen sahiden
    ne güzel ilktin
    kırmızı kaşkollu bir kadın masumiyetim vardı
    onu ceplerine sıkıştırıp
    belki biraz dinamit gibi
    darmadağın edip
    ama ne güzel
    gittin…
  • İçim yine sevinçlerle dolup yanıyor,
    Ruhum sanki deniz olmuş dalgalanıyor,
    Uzak uzak ülkelerden döndüm seferden,
    Yaralarım ağır, fakat mestim zaferden.
    Zafer ümit kaynağının bir çeşmesidir.
    Zafer birçok gönüllerin birleşmesidir.
    Gönülleri birleşenler ölsede bir gün
    Gök kubbede kalacaktır seslerinden ün.
    Gönülleri birleşenler! Selam sizlere!
    Uzaklarda dertleşenler! Selam sizlere!
    Selam sana hücrelerde benzi solan genç!
    Selam sana ey yılları heba olan genç!
    İstikbalim gitti diye yaslanma sakın!
    İstikbalin değil ruhun Tanrı'ya yakın!
    O yalancı istikbale bir perde indir!
    'Gerçek yarın' unutma ki bir gün senindir!
    Selam sana yavrusundan ayrılan kadın!
    Kimbilir sen gizli gizli nasıl ağladın!
    Ne bir damla göz yaşı dök, ne yasla dövün,
    Sen yaşarken öksüz kalan yavrunla övün!
    Gür sütünle aşladığın erlik cevheri
    Yapacaktır onu yaman bir çeri...
    Tek bir kadın değilsin sen...Sen bir ocaksın!
    Madem ki bir adın Atsız katlanacaksın!
    Kafkasyada can veren bir şehidin kızı
    Bir eliktir...Yüreğinde erir her sızı...
    Varsın, bağrın firkatiyle yavrunun yansın...
    Yansın,dayan! Çünkü sende bir kahramansın!
    Ey ekmeği alınanlar! Selam sizlere!
    Ey rütbesi çalınanlar! Selam sizlere!
    Kardeş yahut arkadaştır diye evleri,
    Ocakları dağıtılan ülkü devleri,
    Selam size! Üstünüzde bütün bakışlar,
    Bir gün olur tarih sizi elbet alkışlar!
    Ey ciğeri parçalanan kahpe veremden
    Ne beklersin dünyadaki sahte keremden?
    Ciğerlerin sönüyorken Tanrı'yı andın;
    Tasa etme gerçekleşir mukaddes andın.
    Hepinize sevgilerle coşkun selamlar!
    Şehitlerimiz bile sizi belki selamlar
    İçtiğiniz ızdıraplar size kımızdır.
    Bu acılar mazimize selamımızdır.
    En tatlı hayalimdir bu selam benim
    Kırk derece sıcaklıkta erirken tenim...
    Çekiyoruz bunalarak, fakat ne çıkar?
    Ulu Tanrı bizi elbet yargılar.
    Bütün dünya sağırlaşsa o bizi dinler,
    Onun rahmet denizinde ruhlar serinler.
    Ey hırçın genç, ey güzel kız! Bırakın yası...
    Yeter temiz gönüllerin bizi anması...
    Toprak ana uyuturken koynunda bizi
    Yarınkiler biçecektir ektiğimizi,
    Yeşermesi ektiğimiz tohumun haktır,
    İşte o gün ruhlarımız şad olacaktır!
    Selam şanlı mazimize! Selam yarına!
    Selam zafer ordusunun silahlarına!
    Ey geçmişin yiğitleri! Selam sizlere!
    Ey yarının şehitleri! Selam sizlere!
    Siz tarihe yazıyorken şanlı bir satır,
    Aranızda bulunacak güleç bir batır;
    Atsız oğlu Yağmur denen bu yağız çeri
    Atılarka hepinizden daha ileri
    Güldürecek babasının yanık ruhunu;
    Ruh ve yürek sağırları anlamaz bunu...
    Karışınca gövdem yurdun topraklarına
    Ruhum uçar ırkımın bayraklarına,
    Varlığının sevgisini onlara taşır;
    Kendiside ay-yıldıza belki karışır.
    Bir gün gelip ırkımızın gürbüz erleri
    Adım adım dolaşırken kutlu yerleri
    'Vaktiyle bir Atsız varmış...' derlerse ne hoş!
    Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?
    Haydi artık dinsin bütün ızdırapların,
    Ufuklardan şanlı bir gün doğacak yarın
    Güzellikle, sıcaklıkla ve ihtişamla...
    Kumandansız hazır olup onu selamla!
    Gönlündeki yaraların kanını dindir...
    YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN CİHAN SENİNDİR! ! !

    Hüseyin Nihal Atsız