• Tanıdıklarından hiçbirinin seni çekiștirmeyeceğinden asla emin olamazsın... Kimse kimseyi beğenmez, üstünden bașından tutun da konuștuğu Fransızcaya kadar her șey alay için bir sebeptir. Zaten hep sahtekârlıktan ibaret olan bu Paskal yüzünde göz dudağa, dudak çeneye gűler... İğrenç bir șey özetle...
  • Ben Robot
    Asimov/248
    Ateş Geçitleri
    Steven Pressfield/397
    Polikuşka
    Tolstoy /81_pdf
    Adı Dilimin Ucunda
    Pascal Quignard/84_pdf
    Gömüyü Arayan Adam
    Ali Nesin /168_pdf
    Neden
    Bernhand /91_pdf
    Kiler
    Bernhard/92_pdf
    Nefes
    Thomas Bernhard /77_pdf
    Dünyanın Bütün Sabahları
    Paskal Quingnard/46_pdf
    Kuzgun
    Poe/64
    Reading Zindanı Baladı
    Wilde / 96
    Soğuk - Bir Soyutlama
    Bernhard/74_pdf
    Yaşlı Denizci
    Coleridge / 145
    Doğdum
    Perec/ 54 _pdf
  • Bana peygamberin haber verdiği tanrı gerek; filozofların bahsettiği değil!..
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 20 - Büyük doğu yayınları
  • Hayatında herkesi güldürdüğü gibi ölümünde de kimseyi ağlatmayan zavallı Paskal' ın bu seferki hali taklit değil, ölüm kadar hakikatti.
  • Eğer tasavvufa meraklı bir insan değilseniz ve 'bağzı ilahiyat'çılar tarafından eleştiriliyorsanız böyle bir kitabın incelemesini yapmak zor. Çünkü fikre dair getirdiğiniz her eleştiriyi şahsa indirgeyip avukatlık yapanlar olacaktır. Baştan söyleyelim. (Mevlana değil) Muhammed Celaleddin Rumi çok çok büyük bir alim, Nurettin Topçu da doçentliğinden de bilindiği üzere büyük bir mütefekkir. Şimdi kitaba gelmeden bi de şunu diyeyim; bu ders kitabı olarak okutuluyormuş bazı fakültelerde. Üzüldüm. Size Paskal'dan, Kierkegaard'dan, Blondel'den 'minik pasajlar verilip' 'konu özet'i yapılan bir kitap akademi de 'ders kitabı olarak' okunamaz. (Tırnakla belirtilen yerlere dikkat edelim.) Okunmamalı yani. Bence.
    Her ne ise.
    Kitap üç bölümden oluşuyor;
    İslam ve İnsan
    Mevlana ve Tasavvuf
    'EK' başlığıyla Din Psikolojisi ve Mistizm-Tasavvuf.
    İlk bölümünde çok az söz ile çok şey söylemeyi ne güzel de yapıyor. İnsana İslam'a dair her kelimesinde bin bir düşünce etüdü yaptığı aşikar olan Topçu kalemini resmen konuşturuyor. Bir cümle okuyup bir gün boyunca etkisinde kaldığınız olacak ve bütün kitaplarını hemen okuyup onu tanımak için heyecanlanacaksınız. Sanatı, merhamet anlayışı, ilmi ve azmi teşvikiyle çizdiği insan profiline aşık olacaksınız.(Eğer aşka inanıyorsanız tabii.) Bununla beraber eleştirdiği kişiler var; din adamları tabi ki. İçimizi soğutan cinsten haykırdığın için bu gerçekleri sana teşekkür ederim bunu herkes yapamıyor. Şimdi kimse yapmıyor.
    İkinci bölümde ise Topçu'nun o sert eleştirilerini ben göremedim...Ki eleştirilecek çok şey varken... Bir büyüğü sevmemiz onun bütün görüşlerini kabul edeceğimiz anlamına gelmez. Hakeza bir görüşünü kabul etmediğimiz bir düşünürün diğer görüşlerini de reddedeceğimiz* anlamına da gelmez.
    Ben; aklın başımızın üzerinde yeri olduğuna, kalbin insanın can kafesinde korunacak kadar kıymetli olduğuna, birinin diğerinin alternatifi olmadığına bilakis birbirlerini tamamlayan bir ahenk olduğuna inananlardanım. Tek kanatla uçmak uçamamaktır bence illa biraz da çakılmaktır. Denge önemli bir mesele...
    Hafif ağır diline, bir tutam literatür bilgisi gerekliliğine, sevmiyorsanız eğer biraz tasavvuf tahammülüne rağmen;
    okumanızı tavsiye ederim.
    Keyifli okumalar dilerim.
    Ha bir de EK bölümde minnacık tanımlar var hani şu bağzı üniversite hocalarının tav olduğu. İnatla suyu kaynağından içmeyen hocalar.
    *bu kelime doğru mu yazıldı bilmiyorum.
  • Paskal diyor ki: "Yüreğin öyle bir delili vardır ki, aklın eli ona yetişemez. Allah’ın varlığına yürek şahitlik eder bu yol ne akıl ne de muhakememe elde edilir."
    Ali Şeriati
    Sayfa 12 - Fecr Yayınları
  • Pandomima / Sâmipaşazâde Sezâi
    Haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. Bir eskimişlik ve unutulmuşluk içersinde terk edilmiş halde bulunuyordu. Çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. Ara sıra çirkin, ihtiyar bir Rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükûnetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. Evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, Temmuzun o ateşli güneşi İstanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgâr yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı…
    Yazın bir Cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. Arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu… Bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu… İnce tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. Bu binanın kapısının üzerinde beyaz kâğıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
    “Meşhur Paskal’ın pandomiması. Burada her cuma ve pazar günleri meşhur Paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. Kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan Paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
    Paskal, kendisiydi. Tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
    Oyunda bir kadına âşıkmış rolü yapan Paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. Tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
    ‘Paskal’ın dilini çıkarması yok mu? İnsan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. Zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. Oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak Paskal’ı alkışlıyordu. “Eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. Validesi: ‘Kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; Eftalya, Paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
    O gün ise beyaz ketenler, sihrî tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. Attığı bu çiçekler, Paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
    Bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hâlâ güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. Bu zavallı Paskal, o güzel Eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa âşık olmuştu!
    Fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. Ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. Kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. Bak, bu kırgın hâlinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
    Akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. Odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel Eftelya’sını düşünmeye başladı.
    Bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? Koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “Bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
    Kendisini bir kere kabul edecek olursa… Bu odaları saksılarla donatacak, o güzel Eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. Gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. Ah, pek de çirkindi, âlemin maskarasıydı. Ağlamaya başladı.
    Son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. İki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen Eftalya evleniyordu. Zavallı Paskal, bir Cuma günü kocasıyla beraber gelen Eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
    Ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar Rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. Odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. Zira Paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
    Hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hâli taklit değil, ölüm gibi hakikatti.