Uzun bir aradan sonra tekrar bir inceleme yazıyorum ve bu kez masamda Pier Paolo Pasolini’nin sarsıcı vasiyeti Hepimiz Tehlikedeyiz var. Pasolini, bu kitapta bildiğimiz o kaba faşizmin şekil değiştirerek hayatımızın her yanına sızdığını, artık postallarla değil vitrinlerle bizi esir aldığını savunuyor. Ona göre modern dünya, bireyi özgürleştirmek yerine onu sadece "tüketen bir kadavra" haline getiren bir "tüketim faşizmi" inşa etti. Kitabın her satırında hissedilen o sert ve yalın öfke, aslında kaybolan insan ruhuna yakılan bir ağıt niteliğinde; çünkü yazar, insanların farklılıklarını yitirip tek tipleşmesini kültürel bir soykırım olarak görüyor. Pasolini’yi asıl haklı çıkaran ise bugün hepimizin aynı şeyleri arzulayan, aynı dijital kalıplara giren ve düşünme yetisini piyasa değerlerine teslim eden birer nesneye dönüşmüş olmamızdır. Eleştirel bir gözle bakıldığında bu kitap sadece bir analiz değil, bizi içten içe çürüten bu düzene karşı verilmiş son bir uyarı, hatta bir imdat çağrısıdır
Nefis, nefis bir kitap “Beni Götürmediğin Yer”. İtalyan yazar Maria Grazia Calandrone, kendisini sekiz aylık bir bebekken terk eden annesinin hikayesinin peşine düşüyor bu otobiyografik romanda. Konusunu böyle özetleyince vıcık vıcık bir dram okuyacağınızı sanabilirsiniz ama asla öyle bir kitap değil, baştan bunu söyleyeyim.
Calandrone derlediği tanık hikayelerinden, haberlerden, arşivlerden hareketle annesinin hayat hikayesini yeniden anlatıyor. İtalya’nın taşrasında, büyük toprak sahiplerinden biri için çalışan maraba bir ailenin kızı Calandrone’nin annesi ve ailesi tarafından ekonomik sebeplerle hiç istemediği bir evliliğe zorlanıyor. Devamını anlatıp tadını kaçırmayayım ama şu kadarını söyleyeyim, yazarın annesinin hayatı baştan sona sınıf ve cinsiyet eşitsizliğinin ibretlik öyküsü. Toplumsal normların ve büyük ölçüde buna bağlı olan yasaların daha eşit, daha adil olduğu şartlarda bambaşka olabilecek bir hayat öyküsü. Dolayısıyla bu hayat öyküsüyle beraber bir dönem İtalya’sının siyasi ve toplumsal portresini de çiziyor yazar, hem de muazzam yapıyor bunu: İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki siyasi atmosfer, Mussolini dönemi, bir yandan feodal düzenin devam ettiği taşra diğer yanda sanayileşmenin hızla tırmandığı büyük kentler ve birinden diğerine göçün sosyolojik sonuçlarını didik didik ediyor. Bu esnada Pasolini, Rossellini, Dino Buzzati gibi sevdiğim yazar ve yönetmenleri, onların eserlerinin bu dönemlere temas etmesi de ayrıca zenginleştirmiş metni.
Tüm bu sosyal ve siyasi arka planın yanında duygusal açıdan da çok yoğun bir metin bu; çok, çok etkilendim. Annelik üzerine, adaletsiz düzen ve bunun insanı mecbur ettikleri üzerine çokça düşünüyorsunuz okurken. Dışarıdan önyargılarla yaklaştığımız hikayelerin içeriden nasıl bambaşka olduğunu, bazen bırakıp
Bazı kitaplara yorum yapılmaz çünkü şaheserler, Buda o kitaplardan biri. Tanrı ve İnsan ilişkisi anlatan bir kitap. Şiirsel anlatım, Felsefi ağır bir kitap. Beğendim.
Kenar Mahalle ÇocuklarıPier Paolo Pasolini
Kenar Mahalle Çocukları, her gün yanınızdan gelip geçmesi muhtemel bir çocuğun bir bireyin ayakta kalma mücadelesini hatırlatıyor sizlere. Öncelikle kabul edilmeli ki kitap 1955 İtalya'sında ilk baskıya çıkmış olmasına rağmen, günümüzdeki herhangi bir popüler kültür edebiyatının diliyle örtüşecektir ve bu sebeple dili bakımından vereceği zevk kısıtlı durumda.
Konusuna gelecek olursak İtalya'nın 1950'li yıllardaki sokaklarını, mülteci sorununu, dezavantajlı konumdaki çocukların her gün nasıl suçla burun buruna geldiklerini ve bunların bedellerini öderken yetişkinlik duygularıyla yoğrulan yaşantılarını izliyoruz satır satır.
"İnsan açken de iyi kalabilir mi? Dürüst ve rahat bir yaşam sürmenin ön koşulu para mıdır yoksa para kazanmanın önkoşulu dürüstlük müdür? Hangisi daha hayatidir ve hangisinin ilk terk edilmesi anlayışa tabiidir?" diye düşünmeden edemiyorsunuz.
Merhamet duygusununsa her durumda içten geldiğini ve bastırılamadığını ana karakterimiz Riccetto bir kırlangıcı kurtarırken de küçük bir çocuğu korurken de hatırlatıyor okuyucuya.
Kitabın bir diğer hatırlattığı şey ise kimsenin sınanmadığı acının kibrine sahip olmaması gerektiği. Eleştirdiğiniz bir kimsenin, dün nelerden çıkıp da bugün nefes aldığını bilemiyor oluşumuz gerçeğinin unutulmaması gerektiği..
Kitapta iki kere vurgulanan bir nokta da 'hırsızlık' mevzusu. -Bunda şaşılacak bir şey yok," diye ekledi Riccetto neredeyse vurdumduymaz bir tavırla, "herkes hırsızlık yapıyor, aradaki tek fark ne kadar çaldıkları."(s.164.)- Bu satırlar bana "Ne kadar çaldıkları mı yoksa ne çaldıkları mı?" diye düşündürttü. Çünkü kimileri için küçük, az ya da değersiz olan şeylerin yoksunluğunu bir başkası özlemle çekiyor olabilir. Hayatlarımızdaki eksiklerin öneminin, miktarlardan değil nesnelerinden
Şimdiki ve geçmişteki tüm yaz gecelerinin neşesi ve sefaletini taşıyan bir kat boya.
Ebedî şehir Roma’nın tozlu ve yıkık kenar mahallelerinde yetişen, kimsesizlik ve yoklukla sınanan, öfkeyle büyüyen ve beslenen Caciotta, Lenzetta, Begalone, Alduccio gibi çocuklar. Riccetto da onlardan yalnızca biri; onun şehirdeki ilk Komünyon’uyla başlayan ve 1950’lere uzanan hikâyesinde aileleri dünya ve Tanrı tarafından başıboş bırakılan bu çocukların ne pahasına olursa olsun hayatta kalma mücadelesine tanık oluruz.
Kenar Mahalle Çocukları;: Can Yayınlarından basımı yapılan, 296 sayfadan ibaret, Pier Paolo Pasolini' nin ilk kitabı,
Hayata 2-0 eksik başlayan çocukların, hayatta kalmak için, neler yapabileceklerini gözler önüne seriyor.
Kişiliğin gelişmesinde, önce aile, sonra çevre ve okulun ne kadar önemli olduğunu bu kitabı okuduktan sonra bir kere daha anlamış oluyoruz. Bol bol argo ve +18 yaş içeren kitap. Okuyacaklar ona göre okusun.
Ricetto üzerinden anlatılmış kitap. 14 yaşında bir çocuk için, çok fazla suça batmış, annesini de kaybettikten sonra, 1 yıl akrabasının yanında kalır. Oradaki arkadaş seçimi de; çok farklı değildir. Aklınıza gelebilecek / gelmeyecek, her türlü suça bulaşan Ricetto, bir şekilde hayatta kalmayı başarır.
Kenar Mahalle Çocukları, filmleriyle İtalyan ve dünya sinemasında ölümsüz bir iz bırakmış Pier Paolo Pasolini’nin en ünlü eseri, onun sınırları sürekli zorlayan aykırı zihninden faydalanan bir neorealist başyapıt. Sanatın, kurumların ve toplumun arkasını döndüğü bir sınıfa adanmış sarsıcı bir kült roman.
“Pasolini 20. yüzyıl İtalya’sının en önemli ozanıdır.”
Alberto Moravia
Reklamı Atla
Seray hanımın eserlerini hep merak ediyordum, şimdi Reklamı Atla kitabının yepyeni kapak tasarımıyla okumak nasip oldu. Kapakta koyun olunca gülümseyerek başlamamak elde değil, malum coğrafyada.
Benim kalbimi çalan ve kendimi yazara daha da yakın hissettiğim ilk kısım yeni evine çeyizleriyle/ kitaplarıyla taşınmış olması, benim de yuvamı kurarken çeyizimin çok büyük bir kısmı kitaplıklar dolusu kitaplarımdı. Aklıma Virginia Woolf'tan şu alıntı geliyor; " Mutfaktan sonra, evin en güzel odası kütüphanedir. Kitaplar ruhun aynasıdır. / Perde Arkası " Herkes gönlünce çeyizini dizsin
Kitaptaki her bir bölümde bizlerden, geçmişten ya da olası gelecekten birşeyler buluyor insan. Yazlık sinemaların ahı çıkıyor otoparklardan... Gerçekten devlet bağırmanın hiçbir türlüsünü istemiyor. Sonuçta sürekli bir " Gel vatandaş " vurgusu var. Toplumun siyasi, sosyal, ekonomik fotoğrafını çekiyor yazar bizlere.
Biri Bizi Öldürüyor bölümünü her aklı selim vatandaşın okumasını isterim.Üniversitedeyken haberlere konu olan bir cinayet yurt arkadaşımızın başına geldi. Sebebi şuydu mahkemede ; 'Saçlarını kıskanmış ve bıçaklamış." Aslında katilin cinsiyeti yok ama ölen nedense hep kadın...
Sayfalar arasında ilerlerken yıllara bakınca kitabın kaleme alınmasından bu zamana 10 yıl geçmiş ve 10 yılda olanlar, olmakta olanlar insana biz neler yaşadık hatta yaşıyoruz dedirtiyor. Hani yıllar öncesinin düğün CD'leri izlenir de "vay be neler olmuş neler " denir ya ülkemizin geride kalan 10 yılında bölüm bölüm insan hayretler içinde kalıyor.
Her sayfada okurken yer yer güldüğüm çokça düşündüğüm oldu. Burası Türkiye ve malum izahı olmayan şeylerin mizahını yapmakta ustalaştık.
Sözlerimi bu alıntıyla bitirmek isterim Pasolini'den ; " Gerçekle yüz yüze gelmemek için her zaman konuyu değiştirmeniz