Gel, otur şöyle yanıma. Belki bir çay demleriz, belki de sadece susarız. Çünkü bazı hikayeler, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağırdır. Önünde duran bu sayfalar, ne bir zaferin ne de kusursuz bir aşkın öyküsü. Burası, enkaz altında kalmış bir kalbin, kırık dökük bir sevda atlasının haritası. Her köşesi ayrı bir yara, her yolu ayrı bir kayboluş, her durağı ayrı bir özlemle işaretlenmiş. Belki de sevemedik, evet. Ya da belki de sevginin ne olduğunu hiç bilemedik, yanlış anladık, hoyratça tükettik. Şimdi geriye dönüp baktığımda, gördüğüm tek şey, hem muazzam bir aşkın hem de ondan daha büyük bir yıkımın izleri.
Bu satırları neden mi yazdım? Birilerine ders vermek, ahkam kesmek ya da unutmak için değil. Hayır, unutmak mümkün mü ki zaten? Belki de hatırlamak, o acıyı iliklerime kadar yeniden hissetmek, o karmaşanın içinde bir anlam kırıntısı bulabilmek için yazıyorum. Mutlu insanın kalemi titremez derler; belki de bu yüzden en güzel şiirler, en derin yaralardan doğar. Benim kalemim titriyor, evet. Çünkü ruhum titriyor, kalbim paramparça. Ve bu parçaları bir araya getirmeye çalıştıkça, kelimeler dökülüyor avuçlarıma; bazen bir fısıltı, bazen bir küfür, bazen de dinmeyen bir ağıt gibi.
Bu kitapta, seni kendi içime, o kırık dökük enkazıma davet ediyorum. Burada, sevginin nasıl karmaşık bir labirent olabileceğini, nefretin nasıl sevginin hemen yanı başında filizlenebileceğini, kaybetmenin nasıl bir insanı içten içe tüketebileceğini göreceksin. Belki de senin de bir yerlerde hissettiğin, adını koyamadığın duyguların yankısını bulacaksın. Belki de yalnız olmadığını anlayacaksın. Belki de kendi kırık dökük atlasının sayfalarını çevirmeye başlayacaksın benimle birlikte.
Hazırsan, başlayalım bu yolculuğa. Kemerlerini bağlamana gerek yok, çünkü bu yolculukta düşmek de var,