Önceki hayatımda, çocukluğumda, gençliğimde her zaman büyük bir hayal kırıklığı içinde "insan denilen mahlûk bu mu, hayat denilen şey bu mu?" diye içten içe sorup dururken cevabımı aldım.
İşte insan! İşte hayat! İşte sana gerçek hayat! Şimdi onunla karşı karşıyayım tamamen... Bu, dünyada "anlam"ı keşfetmek, sonsuza giden anlam yolculuğunun tam da başında olmak demek.
Hayatı kısıtlanmış iki insan olarak Kemal Abi'yle balkonda karşı karşıya oturuyoruz. En son gidişimde Kemal Tahir, birdenbire benim hastalığımı soruyor; üzüldüğünü ve hastalığım üzerine düşündüğünü, başımdan geçenlere bir mana vermeye çalıştığını biliyorum... Bana dönüyor ve "Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamının kızı ol, servet insanı çileden korumaz. Biz bu dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik!" diyor...
Kemal Tahir, oyunumla ilgili bir şey
bilmemesine rağmen bana dönüyor ve diyor ki: "Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç!" Bu sözler müthiş bir etki yapıyor üzerimde; eve vardığımda uzun uzun düşünüyorum. Yavaş yavaş beni öven çevreleri ciddiye almamaya ve kendime bambaşka bir yol aramaya koyuluyorum.
Yedi sekiz yaşlarındayım, bir kağıda "Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!" diye bir not yazıyorum... Şişeyi denize atıp, rıhtımdan uzaklaşmasını seyrediyorum.