Michelin yıldızlı bir şef-görev başında hayatını kaybetmiş, hala aşçı şapkasını takıyor- sürekli daha fazla takdir ve yıldız kazanma konusundaki takıntılı arzusu hakkında konuşuyor, bu süreçte mutlu olmayı unuttuğunu anlatıyor. Kolayca inşa ettirebildiği ultra modern villasında nerdeyse hiç kalmamış.
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğun kendisinden mi? O denli yok ki, her boş anı yokluğuyla dolduruyor.
Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu.
Bir gün merakla beklediği büyük büyük torunları gelecek, ama onlar onu hatırlamayacak, o da karşılarında onları eğlendirmek için ip atlamayacak. İki-üç yıl önce diktiği kiraz ağacının şimdi ilk defa meyve verecek olmasının verdiği hüzün. Hüznün ağacı tam da gelecekte çiçek açacak, meyveye duracak ve dallanıp budaklanacak.
Ölüm sensiz olgunlaşan bir kiraz ağacıdır.
Yokluk çoğunlukla birinin varlığıyla karşılaştırıldığında utanç verici hale geliyordu. Biz fakir miyiz sorusuna tam o esnada sigarasını yakan babam sessizliğiyle, annem ise beni artık zengin ve fakir yok diye paylayarak karşılık verdi.