• Penceresi siyah perde veremli kız düşmüş derde
    Söyle anneciğim söyle yatılır mı kara yerde
  • Bu dünya bir dağdır,
    Yaptıklarımızsa ses;
    Ses yankılanır,
    Gene bize geri gelir…
    * Edepsiz, yalnız kendine kötülük etmez; bütün çevreye ateş salar. Su, gök, edep yüzünden ışıklarla dopdolu bir hale gelmiştir; melek edep yüzünden suçtan arınmıştır, temiz olmuştur.
    * Ne vakte dek dünyayı zaptedeceğim, varlığımla şu dünyayı dolduracağım diyeceksin? Dünya, baştan başa karla dolsa güneş bir baktı mı hararetle hepsini eritir gider.
    * Ulu bir kişinin sofrası başında, ona karşı kötü zanda bulunmak, harisliğe kalkışmak küfürdür.
    * Öfke ile istek, insani şaşı eder; canı doğruluktan ayırır. Garez geldi mi hüner örtülür; gönülden yüzlerce perde gelir de gözün önüne çekiliverir.
    * Tavuskuşunun da düşmanı ayaklarıdır. Nice padişah vardır ki gücü kuvveti öldürmüştür onu.
    * Toprak emindir; ona ne ekersen hainlik etmez, onu biçersin. İlkbahar, Allah fermanını getirmedikçe toprak gizli şeyleri meydana çıkarmaz
    * Gözüne görüş gücü verdi mi, gözünde bu alem gibi yüzlerce alem peydahlanır. Sana göre bu dünya pek büyüktür, sonsuzdur ama bil ki Allah’ın gücüne karşı bir zerre bile değildir.
  • Zihnin dürüstlüğü her nesli cehalet veya kibir barındırmayan bir yanıt bulmaya yöneltmektedir.

    Hayat yolculuğu,perde kapanmadan önce her insan için daha iyisini istemektedir.
    Ravi Zacharias
    Sayfa 77 - Yeni Yaşam Yayınları-2011
  • Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber...
    Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..
  • Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî Müslümanlar eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutup görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek; ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkindedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.

    Said Nursî
  • Kâmil ErdemBir Kırık Segah


    İlk kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa ile beni benden alan Kâmil Erdem’in ikinci kitabı,Bir Kırık Segah.Birinci kitaptan rehber edindiğim duygularla beraber kaldığım yerden okumaya devam ettim.


    Toplamda on öykü var.Öykülerde ki ağırlık olan duygular toplamı ruhun kuytularına inmek,geçmiş zamanda dolaşmak,şimdiyle buluşmak,geleceğe doğru uzanmak.Hayatta gözümüzün görmediği ne varsa sıradanlaşmış gerçekliklere bir perde aralamış yazar.Kalpte durupta bir türlü dile dökülemeyen ne kadar gerçek varsa sayıp dökmüş.Hayatın tüm yükünü heybesine vurup sırtına almışta onu bir türlü yere indirememiş,suskun ruhları almış toplamış öykülerde baş köşeye oturtmuş, Kâmil Erdem,bunu da “Kırık Bir Segah “makamında yine çok naif,yine kırmadan,yine dökmeden anlatmışta anlatmış.
    İlk kitabını okurken ikincisi olur mu demiştim.Şimdi tüm dilekler üçüncü gelsin diye...

    ️ Görsellik geçen yüzyılın sonlarına doğru bir şenlik, içimize, katmanlarımıza sızan bir şenlik olmaktan çıkmış, hızla akıp giden, hazmedemeyeceğimiz,bizi dışarıda bırakan bir şey olmuş. Gözler bakıyor, Seğirtiyor ve unutuyor.
    ️ “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana.”Kırılganlığımız artmıştı. Soğana muhtaç yiğit yine orada duruyordu ve biz, onun yanında olamıyorduk. Üzülmek için başka, esaslı, güzel nedenler keşfetmiştik artık. Yiğitede, eğer bir ota da üzülüyorduk, yuvayı alçağa yapmış kuş’a da, kara, çıplak, her şeye sorgusuz kabul eden toprağıda.
    Ve yağmurdan korunamayan ıssız ve Üryan Umman’a da.
    ️Sonra zaten nedense şu orta yaşlarda pekte düşünülmez dedim, belki insanın en yırtıcı ,en hoyrat iştahı en açık,kavgaya en teşne, en gürbüz çağında, organlarının gücünü kuvvetini yoklayıp yerinde bulduğu vakitlerde, ölüm uzak bir ülke televizyonda bir haber çok çok bir camide görev yerine gelsin diye safta bulunmak.

    ️Biz gittik onlar kaldı. Hep Öyle oluyor birileri gidiyor ve ötekiler kendi halinde, kendi içinde, iki büklüm, yorgun, takatsiz kollarını uzatıp tutundukları o gevşek bağlar da ellerinden kayıp gitmiş olarak kala kalıyor. Birbirinin içine baka baka , sına tartıla edinilmiş, biriktirilmiş, Benimsenmiş, razı gelinmiş haller, bir daha gün yüzü görmemecesine derinlere saklanıyor, tavan arasındaki anı defterinde unutulmaya toz toprak arasında,Meşakkatli yokuşlarda, tehlikeli dönemeçlerde aşınıp, dalmaya terk ediliyor.
  • İstiğfâr, Allah Teâlâ’ya “Rabbim, beni bağışla!” diye dil ile yalvarırken, bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah Teâlâ’dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması, daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.



    Hz. Ali’nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ’nın azâbından kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in varlığıdır. Ne yazık ki onun vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği dile getirmektedir:



    “Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” [Enfâl sûresi (8), 33].

    Ebu Said (r.a) anlatıyor:
    “Resûlullah aleyhisselatü vesselam buyurdular ki:

    Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu.

    Râhib:

    – Hayır yoktur! dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.

    Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu.

    Âlim:

    – Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:

    – Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.

    Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.

    Rahmet melekleri:

    – Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler.

    Azab melekleri de:

    – Bu adam hiçbir hayır işlemedi, dediler.

    Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar.

    Hakem onlara:

    -Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin,dedi.

    Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”



    Kaynak: Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621)


    Muhammed Karakaya