• 1949 yılında yayımlanan harika bir eser, Çarpık Evdeki Cesetler. Ekşi'de, Christie hakkında yazılanları okurken buldum birden kendimi ve işin ilginç yanı bilinçli olarak böyle bir çaba içerisine girdiğimi hatırlamıyorum. Övgülere mazhar olduğunu, yazarın diğer iki eseri olan 'Ve Perde İndi', 'On Küçük Zenci' gibi kitaplarıyla bir tutulduğunu gördüm. On Küçük Zenci'yi okuduğum için çok şanslı ve mutlu, bir daha okuyamayacağım (okurken yaşanan heyecanın tekrarının mümkün olmayacağını, okuyucunun anlayışla karşılayacağını düşünüyorum) için şanssız ve mutsuz hissediyorum. İşte böyle değişik, saçma gibi görülecek bir durum oluşmuştu, gerçi bu durum hala devam ediyor. 'Ve Perde İndi' 'yi okumadığım için kendimi ne kadar mutlu kılacağımı, okuyucu, tahmin edecektir...

    Her bir karakterin kulağınıza, "Katil benim, suçlu benim!" dediğini duyar gibi oluyorsunuz, yazarın kitaplarında. Bu fısıltıları elbette bu eserde de duymak mümkün, peki ya kim gerçeği fısıldıyor? Christie, baslangıçta, tüm karakterleri tek tek bir adım öne çıkararak onu karanlıklar içindeki sahnede, sadece kendisinin görülebileceği şekilde ışıkla aydınlatıyor. Size de elinize bir not defteri almak ve katili kovalamak düşüyor. Ben bu eserde de yanlış izler sürerek, yanlış kişilerin peşinden koşup, yanlış yollara çıktım...

    Katilin profili açısından beni en çok şaşırtan yapıt olduğunu söylemek isterim. Aile kavramının temellerine, evliliğe karşı kişilerden daha fazla dinamit döşediğini söylemek yanlış olmayacaktır, Christie'nin...
  • 1940'lı yılların ortaları Türk siyasi tarihinde hem dış hem de iç politikada önemli değişim rüzgarlarının estiği bir dönem olması nedeniyle bir dönüm noktası olma niteliğini taşır. 1945 yılında II. Dünya Savaşının bitmesi ve 1947 yılında Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte Türk dış politikası dünyadaki değişen dengelerden oldukça etkilendi. Öyle ki, Mustafa Kemal'in bağımsız devlet temelli dış politikası, bu dönemde Sovyet tehdidi nedeniyle Batı odaklı ve dışa bağımlı bir hal aldı. Elbette 1940'lı yılların ortalarında değişen tek şey dış politika değildi, zira iç politikada köklü değişim rüzgarları esiyordu ve tarih 1946 yılını gösterdiğinde, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralanacak ve ilerleyen yıllarda siyaset sahnesinde Demirkırat şahlanacaktı!

    Her şey 1945 yılının başlarında mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Reform Tasarısı ile başladı ve haftalarca sürecek tartışmaların fitili böylelikle ateşlenmiş oldu. Cumhuriyet Halk Partisi içindeki bazı mebuslar bu tasarıya şiddetle karşı çıkıyor ve bunu hem ekonomik, hem de anayasal olarak eleştiriyordu. Onlara göre şayet bu tasarı meclisten geçerse ekonomik olarak üretimi her yönden negatif etkileyecekti, öte yandan tasarı anayasadaki özel mülkiyet ilkesinin doğrudan ihlali demekti. Tarih Haziran 1945'i gösterdiğinde tasarı meclisten geçti ancak, parti içindeki dört mebus tarihe Dörtlü Takrir olarak geçecek önergeyi meclise sundu. İsmet Paşa'ya atıfta bulunan bu önergenin altında parti içindeki muhalif dört mebusun imzası vardı: Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü. Tarih 1945'li yılların sonuna geldiğinde Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Fuad Köprülü partiden ihraç edilirken, Aralık 1945'te Celal Bayar partiden istifa etti. Dörtler, Türk siyasi tarihinde köklü değişimlerin yaşanacağı partiyi Ocak 1946 yılında resmi olarak Türk siyasi hayatına kazandırdı: Demokrat Parti.
    Şüphesiz ki, Demokrat Parti'yi Türk siyasi tarihinde böyle özel ve önemli kılan nokta cumhuriyetin erken yıllarında denenen iki çok partili hayata geçiş denemesinin aksine (1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası), resmi ve kalıcı olarak demokrasi ve çok partili hayata geçişin sembolü olmasında yatıyor. İsmet Paşa'nın her zaman dile getirdiği gibi, siyasette muhalif bir parti ihtiyacı ve beklentisi böylelikle hayata geçmiş oldu. 1946- 1950 yılları Türk siyasi tarihinde demokratik geçiş sürecini kapsamaktadır. Bu süreçte Demokrat parti hızlı bir şekilde yükselecek ve halkı yakalayacaktır. En nihayetinde tarih 1950 genel seçimlerine geldiğinde, Demokrat Parti, cumhuriyetin ilanından bu yana CHP'nin 27 yıllık tek parti saltanatını yıkarak 10 yıl boyunca sürecek altın çağına ilk adımı atacaktır atmasına ama, bu hızlı yükseliş aynı hızla şahlanan Demirkırat'ı 1960 darbesiyle alaşağı edecektir. Kendisini cumhuriyetin ve Atatürk'ün ilke ve inkılaplarının koruyucusu olarak gören ordu, 1950'li yılların sonlarında DP'nin laiklik ilkesini tehdidi nedeniyle 27 Mayıs 1960'ta yönetime el koyacak ve Türk siyasi tarihinde yeni bir dönemin sembolü olan Demokrat Parti, Türk siyasi tarihinde yeni bir perde aralayacaktır: Darbe!

    Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın ortak çalışması belgesel anlatı türündeki Demirkırat, Türkiye'nin demokrasi ve çok partili hayata geçiş sürecini hem merkez sağ, hem de merkez soldan dönemi deneyimlemiş tanıkların ağzından tarafsız bir şekilde okuruna sunan nefis ve bir o kadar da sağlam bir çalışma diyebilirim. Demirkırat, Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahip Demokrat Parti'nin oluşumunun, şahlanışının ve düşüşünün, darbenin ayak sesleriyle birlikte darbe ve infaz sürecinin öyküsünü içerirken, aynı zamanda partinin Türk siyasi tarihindeki dönüm noktası olma niteliğinin daha iyi kavrayabilmek adına 1930'lu yıllarda Serbest Cumhuriyet Fırkası'na da değinmeyi ihmal etmiyor; velhasıl 1930-1960 yılları arasındaki 30 yıllık süreci dolu dolu biçimde sayfalarında barındırıyor.
    Her bir satırında bilgiye doyacağınız bu değerli çalışmayı siyaset ve dönem kitabı severlerin mutlaka kitaplıkları ile birlikte gönül kitaplıklarında da ağırlamalarını ve okuduktan sonra beraberindeki belgesel DVD'si ile Türk siyasi tarihinin 30 (hatta infaz sürecini de içermesi ve 1961 yılına da bir miktar değinmesi nedeniyle 31) yılını görsel olarak da taçlandırmalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • Bum nevbet mî-zened ber târem-i Efrâsyâb
    Perde-dârî mîküned der kasr-ı kayser ankebût
  • " Ur kentinde telaşlı bir gün.Bir kişi yakılacak. Bir peygamber.
    Padişahla peygamber karşı karşıya.
    Madde gücüyle mana gücü karşı karşıya.
    Bir tiyatro oyunu bu galiba, ateş sahnesinde oynanacak...
    Perde işini de alevler görecek."

    Sezai Karakoç, Yitik Cennet
    İskender Pala
    Sayfa 9 - Kapı Yayınları
  • Farklı bir rivayette Hz. Osman’a Mısırlıların ayrılmasından sonra halka konuşma yapmasını öneren kişi Hz. Ali olarak gösterilmektedir. Hz. Ali ona şöyle demiştir:
    -“Halka bir konuşma yap.İnsanlar ve Yüce Allah senin kalbinde ayrılık düşüncesi olmadığını bilsinler ve emaneti sana teslim etsinler. Bütün eyaletler senin aleyhinde çalkalanıyor. Bunu yap ki sonra Basra’dan ve Kûfe’den başka birileri çıkıp gelirse ‘Ey Ali git ve onları ikna et.’ demene gerek kalmasın. Eğer böyle yapmazsan işte o zaman göreceğin gibi ben de seninle akrabalık bağlarımı koparmış ve senin bana olan hakkını da hafife almış olurum.” Hz. Ali’nin bu sözlerinden sonra Hz. Osman kalkıp bir hutbe okudu. Ancak birinci rivayette olduğu gibi onun bu hutbesinin Müslümanlar arasında bazı ihtilaflara yol açtığı ifade edilmektedir. O hutbesinin sonunda tevbe etti. Sonra toplumun ileri gelenlerinin kendisine gelerek görüşlerini bildirmelerini istedi. Halife herkesle her türlü diyaloğa açık olduğunu, bir köle dâhi kendisini hakka iletecek olsa ona uyacağını ve Allah’a giden yoldan başka hiçbir yolun olmadığını söylemişti.
    Onun bu söylediklerine ilave olarak: “Mervan’ı ve yakınlarını sizden ve kendimden uzaklaştıracağım, onları sizinle aramızda perde edinmeyeceğim.” sözleri Müslümanların Mervan’a karşı rahatsızlıklarını göstermesi bakımından önemlidir.
    Hz. Osman mescidden döndüğünde Mervan, Saîd ve Ümeyyeoğullarından bir grubun evde beklediğini gördü. Onlar Hz. Osman’ın mesciddeki hutbesini dinlememişlerdi. Halife oturduğunda Mervan konuşmak için izin istedi. Hz. Osman’ın karısı Naile bt. el-Ferafise ondan kesinlikle konuşmamasını istedi. Naile, Mervan ve diğer Emevî önde gelenlerinin Hz. Osman’a karşı gelişen başkaldırıyı alevlendirdiklerini düşünüyor, onların herhangi bir şekilde halifeyi yönlendirmelerine engel olmak istiyordu. Naile’nin müdahalesi Mervan’ı rahatsız edince atıştılar. Ardından Mervan
    tekrar Hz. Osman’dan izin alarak isyan hareketi ve Hz. Osman’ın tevbesi üzerine bir değerlendirme yaptı. O halifenin davranışına saygı duyduğunu ancak dışarıda heyecanlı bir kalabalığın beklediğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Osman Mervan’dan onlarla konuşmasını istedi. Mervan bunu yaptı, ancak onun konuşması isyancıları yatıştırmak yerine adeta çileden çıkardı. Mervan b. Hakem kapıya çıktı ve asilere şöyle seslendi:
    -“Size ne oluyor, sanki yağma yapmak üzere toplanmış gelmişsiniz. Sizi yüzleri çirkin insanlar, ne istiyorsunuz? Bizim iktidarımızı elimizden almak için mi geldiniz. Buradan çıkıp gidin. Allah’a yemin olsun, bize saldırıp kasteddiğiniz takdirde, bizden hoşlanmayacağınız şeyler göreceksiniz. Başınıza gelecek olanlardan da memnun olmayacaksınız. Evlerinize dönün. Vallahi biz şu anda elimizde bulundurduğumuz yönetim işinde asla mağlup olmayız.”
  • Bütün aşklar gerçekte Allah için aşktır. Aşk iyidir; çünkü ilahidir; ama aşıklar onun hakiki nesnesini tanımayacak olurlarsa o aldatıcı bir perde olar3sk kalır.
  • Saati Yok Eremi Yok

    Aşktan yana söz duyunca
    Ben hep seni düşünürüm
    Uçsuz hayaller boyunca
    Ben hep seni düşünürüm

    Yıldızlar kayar yüceden
    Renkler sıyrılır geceden
    Yüreğim sızlar inceden
    Ben hep seni düşünürüm

    Aklın ucu değer hiçe
    Yol ararım içten içe
    Kainat uyur sessizce
    Ben hep seni düşünürüm

    Korkunun bittiği yerde
    Haz duyarım perde perde
    Bir mezar görsem bir yerde
    Ben hep seni düşünürüm

    Zaman hep sonsuza akar;
    Meyve dökülür, dal kalkar
    Çiçeklere bakar bakar
    Ben hep seni düşünürüm

    Rüzgar eser ilden ile
    Sağlıkta bitmez bu çile
    "Var"dan öte, "Yok"ta bile
    Ben hep seni düşünürüm

    Abdurrahim Karakoç