Sormayın beni bana, mezarım nerde benim.
Kaç asır indirmedi, kalbime perde benim.
Sormayın beni bana, neredeyim kimdeyim.
Ahir olan zamanın göğsündeki mimdeyim.
Taptuk'un kapısında, sırlandım da sırlandım.
Hu dedikçe tutuştum, hu dedikçe harlandım.
Sırtımda çile göynek, ayaklarım yalındır.
Servetim gönlüm benim, servetim ak alındır.
Nefes bile almadım, ben kendimi bilmeden.
Aşka boyandım aşka, şu cihana gelmeden.
Kuru ekmek tadıyım, sevdayla bölünen de.
Sır benim-gâib benim, aşikâr bilinen de.
Derdim ile barışık, derdim ile giryanım
Aşk geçer ise benden, ben o demde üryanım
Bir ince patikaydım, menzile giden yoldum.
Ben doğmadan aşka ben, belendim Yunus oldum
"Hey, burada güvendesin. Benimle güvendesin." Dudaklarımız arasında ince bir perde çekecek kadar uzaklaşan ilk o olmuştu. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ve beni izleyen gözlerine baktım.
"Ben..." Sesim kısıktı. "Seni öpmeden ölmek istemedim. Bunun nasıl bir şey olduğunu bilmeden ölmek çok zalimce
olurdu." Thatcher başparmağını şişmiş dudağımın üzerinde gezdirdi. Öpücüğü, tenime yapılan yumuşak bir masaj gibi hissettiriyordu. Tadını ağzımın içine itiyordu. Dudaklarının kenarı seğirdi.
"Sevgili hayaletim," diye fısıldadı. "Seninle işim bitene kadar ölmeyeceksin."
New York’un arka sokaklarda, yoksulluk içinde yaşayan bir kadın genç yaşta verem olmuş. Güzel yüzü günden güne soluyor, gözleri de çukurlaşıyormuş. Gittikçe ölüme yaklaştığı o günlerde, hatırladığı en güzel anı, birkaç yıl önce kazada kaybettiği sevgilisiyle ilgiliymiş. Genç kadının yıllardır sürdürdüğü bu gariban yaşamında az da olsa kalbini açıp dertleştiği tek arkadaşı, kendisi gibi acılar içinde yaşayan bir ressammış. Zaten onun dışında ne bir kimseyle görüşüyor ne de dışarı çıkıyormuş. Genç kadın bir gün, penceresinin hemen önündeki sararmış yaprakları günden güne dökülen bir ağacı göstererek “Bu ağaçtaki son yaprağın düştüğü gün, ben de öleceğim” demiş arkadaşına ve o günden sonra da her sabah penceresinin yanına giderek, ağaçta kaç yaprak kaldığını saymaya başlamış. Ressam, her ne kadar ilkbaharın yeniden geleceğini ve ağacın da ilkbaharla birlikte yine eski canlılığına kavuşacağını söylemişse de genç kadın bu sonbaharın kendisinin son baharı olacağında ısrar ediyormuş. Gün geçtikçe daha güçlü esmeye başlayan rüzgâr, sonbaharda sararıp güçsüzleşmiş yaprakları dallarından koparıp atıyormuş. Yapraklarla birlikte bir genç kadını da ölüme ittiğini bilmeden... Ressam, arkadaşının hayatını sararmış sonbahar yapraklarına benzetmesine ve onlarla birlikte gün geçtikçe ölüme sürüklenmesine çok üzülüyormuş.
Sonbaharın sonlarına yaklaşıldığında havalar iyice soğumuş ve ağaçlar dallarında kalan son yapraklarını da rüzgârın gücünü kullanmasına bile gerek kalmadan dökmek üzereymiş. Bir sabah pencerenin yanına gittiğinde, ağaçta yalnızca tek bir yaprak kaldığını gören genç kadın, “İşte bu yaprak düştüğünde, ben de öleceğim” demiş yeniden. Ressam, dökülen güz yaprakları ile birlikte eriyip giden ve ağacın dalında kalan tek yaprak gibi dayanıksız olan arkadaşı için bir şey
Döner yine Kenân’a, kaybolan Yûsuf, gam yeme
Hüzünler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, gam yeme
İyileşir halin, ey mahzun kalp endişelenme
Geçer bu deliliğin, sakinleşir başın, gam yeme
Dönmese de felek bizim arzumuzca iki gün
Hep böyle kalmaz ya hali devranın gam yeme
Ümitsiz olma sakın ha, bilmezsin gaybın sırrını
Perde ardında olur gizli oyunlar, üzülme
Söküp götürürse de yokluk seli varlık temellerini ey kalp
Nûh gibi kaptanın var korkma tufandan, gam yeme
Konak tehlike dolu, hedef çok uzak olsa da
Sonu olmayan bir yol yok, gam yeme
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya, yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, var olmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
Oysa ben bir akşam üstü oturup turuncu bir yangının
eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben" e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... bir ben ki, tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların.
Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım?