Günboyu gözlendiğim duygusuna kapılıyorum sık sık.
Kapılan açıyor, biri var mı diye bakıyorum. Her gürültüyü, bana karşı hazırlanan bir saldırı sanıyorum önce.
Artık başka hiç kimseye bir şey söylemediğimden, kendi kendime konuşuyorum. Kimi zaman, bir makinaymışım gibi geliyor. Bir yerlere gitmeyi isterdim, ama karanlık bastığında evin yolunu bulamam diye korkuyorum.
Sabahları yoğun bir ses kaplıyor her yanı, o zaman öyle sessiz oluyor ki. Her gün aynı işleri yapıyorum, yine de sabahları ortalık darmadağın oluyor. Bitmek bilmez bir kısırdöngü bu. Gerçekten ölmek istiyorum, sokağa çıktığım da, önümden hızla geçen arabaların altına atılmak geliyor içimden. Ama ya yüzdeyüz başaramazsam?
Bir tek, çıktığı yürüyüşlerde unutuyordu kendini arasıra. Ya ormanın eteğinde, evlerden alabildiğine uzakta, ya da terkedilmiş bıçkı evinin altına düşen dereboyunda oturuyordu. Buğday tarlalarıyla suyun manzarasının birşeyi hafiflettiği yoktu gerçi, ama geçici bir süre için uyuşturuyordu hiç değilse. Manzaralarla duyguların karmaşasında, her görüntü hemen gözleri kaçırtıp başka bir yere baktıran bir işkenceye dönüşür, bir sonraki manzara da acı vermeyi sürdürürken, maymunların sallandığı trapezi andıran çevrenin, insanı kısa bir süre için rahat bıraktığı ölü noktalar çıkıyordu ortaya. O anlarda yorgun oluyordu, yalnızca yorgun, hiçbir şey düşünmeden gözleri suların derinliklerinde kendini karmaşadan kurtarıyor, kendine geliyordu.