Bilincim gitgide zayıflıyordu, ruhlarımızı yutarak sağ kalan hatıralar karşısında çaresizdim, bir uçtan bir uca göğü saran, göz kamaştırıcı tekinsiz lacivert örtü kafamı karıştırıyordu; gökyüzü bir yandan kendine hayran bırakırken bir yandan da boğucu bir endişeye sürüklüyordu. Hiç kuşkusuz bu gelgitli hislerimde, Sarayburnu açıklarından mahallemize bakan devasa
büyüklükteki parlak dolunayın da payı vardı. Çatılara dokunacak kadar dibimize sokulan ay, ışıklı yüzüyle Cankurtaran'ın yorgun evlerinin sıralandığı sokakları aydınlatırken, bir taraftanda eskilerden kalma esrarengiz hikâyelerin etkisiyle kara düşüncelere sebep oluyordu. Son günlerde bu civarlara musallat olan
ve içindeki eşyalarla kısa süreliğine kiralanan evlere dadanan hırsızların kırıp durduğu sokak lambaları yine sönüktü.Dolunayın yaydığı kasvetten kaçış yoktu.
Bitmeyen yakınmaların,onları dinlemeye mecbur kalanları nasıl usandırdığının farkındayım; uzun uzadıya iç dökmelerle kimsenin sabrını zorlamak istemem ama ruhuma azap veren hatıraların tasallutundan ve uykularımın içinde, ıssız, kurumuş bir kuyunun dibinde pusuya yatarak fırsat kollayan karabasanlardan kurtulmak öyle kolay değil.
Üç yıl boyunca hastalıklı bir tutkuyla (o zamanlar hastalıklı yerine ihtiraslı diyordum) bağlandığım Firdevs'le ayrılığımızın üzerinden sekiz ay geçmişti ama enkaz haline gelen hayatımı toparlamaya bir türlü gücüm yetmemişti.