• Küdüs Anadır

    Göklerin övüncüdür KUDÜS

    İlk kez KUDÜS’E doğru secde ettik.

    Miraç hediyemiz namaz orda verildi

    Peygamber Cebrail’in bile erişemediği sırlara o gün, orda erişti

    Anne sevgisi her şeyin önünde gelir

    Her türlü tecrübeyi şekillendirir

    Onun kokusuyla ve varlığıyla can bulur her insan

    O erkekten üst bir makamdır

    O yüzden KUDÜS anadır

    En önde o gelir

    NURİ PAKDİL
  • Allah sevgisinin alameti

    1- Allahü teâlâyı seven, ölümden korkmaz. Seven, daima ölüme hazır bekler. Çünkü ölümle, aşık maşuka, garip öz yurduna kavuşmuş olur. Dinimize bir müddet daha hizmet edeyim düşüncesiyle, ölümün hemen gelmesini istememek Allah sevgisine zıt değildir.

    2- Seven, sevdiğinin sevdiklerini, kendi sevdiklerine tercih eder.

    3- Seven, her an sevdiğini düşünür, onu anar.

    4- Seven, sevgilisinin sevdiği her şeyi sever. 

    5- Seven, bütün engellerden sıyrılır, sevdiğini çok anar. Uykusundan fedakârlık eder. Allahü teâlâ, Hazret-i Davud’a buyurdu ki:
    (Beni sevdiğini söyleyip de, sabaha kadar yatan, yalancıdır. Zira dost, dostla sohbet ister. Gafleti bırakıp beni anar, sohbetime kavuşur.) [M. Name]

    6- Sevene, bütün ibadetler kolay gelir. İbadetlere zevkle sarılır.

    7- Seven, sevgilisinin dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (İmanın en sağlam temeli, Allah için sevmek Allah için buğzetmektir.) [Ebu Davud] 

    İman eden ve imanın tadını bulan, Allahü teâlâyı çok sever. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: 
    (İman edenlerin Allah sevgisi çok sağlamdır.) [Bekara 165]

    Allahü teâlâya tam ve kusursuz tâbi olabilmek için, Onu tam ve kusursuz sevmek gerekir. Tam ve olgun sevginin alameti de, onun düşmanlarını düşman bilmektir. Onu beğenmeyenleri sevmemektir. Sevgiye gevşeklik sığmaz. 

    Âşıklar, sevgililerinin divanesi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalbde bulunamaz. iki zıttan birini sevmek, diğerine düşmanlığı gerektirir. 

    İnsan sevgisi, hayvanlarda olduğu gibi beş duyuya bağlı değildir. Altıncı hissi inkâr eden, insanı hayvan derecesine indirmiş olur. İnsan, akıl, nur, kalb gibi özellikleriyle hayvandan ayrılır. İnsanın kalb gözü, baştaki gözden daha kuvvetlidir. Aklın anladığı güzellik, gözün gördüğünden daha büyüktür. İşte bunun için, beş duyu ile anlaşılamayan ve ancak kalb ile idrak edilen, şerefli şeylerin zevki daha büyüktür. Beş duyudan başka şey olmadığını sanıp, insanı hayvan derecesine düşürenler, Allah sevgisini anlayamaz. 

    Peygamber efendimizin, (Ya Rabbi, kendi sevgini, sevdiklerinin sevgisini, sevgine kavuşturacak işlerin sevgisini nasip et ve sevgini susuzluktan yanan kimsenin arzuladığı soğuk sudan benim için daha kıymetli kıl!) duası, Allah sevgisinin önemini bildirmektedir. Allah’ı seven, bilmediği bir aşk ile şaşkın haldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Her işinde Allah’tan korkar, titrer. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Sevgi kuvvetli ise buna aşk denir. Allah’ı aşkla sevmek gerekir. 

    Bu konuda Yunus Emre diyor ki:

    Bilmeyenler bilsin ki aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer.

    Taş gönülden ne biter dilinde ağı tüter
    Çok yumuşak söylese sözü savaşa benzer.

    Aşk dolu gönül yanar yumuşar muma döner
    Kararır taş gönüller sarp katı kışa benzer.

    Sevmenin alameti
    Hazret-i Sehle, Allah’ı sevmenin alameti nedir diye sorduklarında buyurur ki:

    Allahü teâlâyı sevmenin alameti, Kur'an-ı kerimi sevmektir. Kur'an-ı kerimi sevmenin alameti Peygamberi sevmektir. Peygamberi sevmenin alameti, sünnete uymaktır. Sünnete uymanın alameti, ahireti sevmektir.

    Ahireti sevmenin alameti, dünya sevgisini kalbden çıkarmak, dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alameti de, kendisini ahirete götürecek kadar mal ile yetinmek ve ahirete hazırlanmaktır.
  • Bergüzar, sadece inandıklarını dile getiren bir şairin Oğuzeli’nden yürekli haykırışıdır. Baycan Hoca’nın aşk, sevda, peygamber sevgisi, memleket ve askerlik gibi farklı sahalardaki coşkun söyleyişlerinin müşterek vasfı hepsinin tereddütsüz samimiyetidir.
    Diğer taraftan “Halimiz” ve “Usandım” gibi şiirlerinde yaptığı sosyal eleştiri rahmetli Ali Ekber Sabir’in Şamahı’daki merkadine Antep elinden rahmet okuma gibidir.
    Tabii Bergüzar’daki coşkun ülkü şiirleri de yürek yakıcıdır.
    Daha önce de akademik çalışmalara konu olan kitaplaştırdığımız bu şiirlerin Baycan Hoca’yı yanık gönüllerde “Söz Köroğlusu” yapacağını ümit ediyoruz.
  • Türk şiirinin, kendisinden sonra gelen metinleri içerik, biçim ve duygu yönünden en fazla etkileyen kurucu metinlerinden birisi, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necâtı’dır. Halk arasında Mevlid adıyla da anılan bu eser, Osmanlı Devleti’nin en sancılı dönemlerinden birinde, Fetret Dönemi’nde yazılmıştır. Fetret Dönemi’nde dağılan zihinleri Peygamber sevgisi etrafında yeniden derleyip toparlayan bu metin, altı yüz yıldır Türk dili ve kültürünün ulaştığı her coğrafyada güncelliğini korumakta, çeşitli vesilelerle hâlâ okunmaktadır. Mevlid, “derleyip toparlayıcı” bir metin olmanın yanında, bir şiir geleneğinin de inşasına vesile olmuştur. Onu okuyan pek çok şair etkilenmiş, bir benzerini yahut aynı konuda yeni bir eser yazmak için çalışmıştır. Böylece Türk edebiyatında “mevlid türü” diye müstakil bir tür oluşmuştur. Bu tür içerisinde yüzlerce eser yazılmış ancak hiçbiri Süleyman Çelebi’nin eseri gibi geniş kitlelere yayılma ve başka eserlere ilham verme imkanını sahip olamamıştır.
  • Avukat Abdurrahman Şeref Lâç'ın Müdafaası

    Müteakiben, diğer mümtaz avukat arkadaşları gibi Üstadın müdafaasını fahrî olarak deruhte eden imanlı ve kudretli meşhur ve mümtaz avukat Abdurrahman Şeref Lâç müdafaaya başladı. Evvela bir mukaddime yaptı. Dedi ki:

    Sanık olarak huzurunuza gelen seksen yaşını mütecaviz bu mübarek zatın suçla hiçbir münasebet ve taalluku olmadığı tamamıyla tezahür etmiştir. Yüksek mahkemece de buna tam kanaat hasıl olduğunu, beraetine karar verileceğini de kuvvetle ümit ederim. Ancak aleyhimizde bir karar verilmesine binde bir ihtimal olsa da üzerime aldığım bir masumun müdafaasını ihmal etmeyi bir vazifesizlik sayarım. Yüksek Temyiz Mahkemesinin kanaat ve nokta-i nazarını da hesaba katmak icab eder. Burada bahsedilmedi diye usûl noktasından bir eksiklikte bulunmuş olmamalıyım. Onun için müdafaamı yapmama yüksek mahkemenin müsaadelerini rica ederim.

    — Peki Abdurrahman Bey, son müdafaanızı dinleyeceğiz. Buyurun.



    Gençlik Rehberi isimli eser, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın emir ve tefsirlerinden ibaret bulunmasına, İslâm dininin ve bu dinin emir ve nasihatlerini ihtiva eylemesine ve Anayasa'nın 70'inci maddesine göre: Şahsî masûniyet, vicdan, tefekkür, söz ve neşir hak ve hürriyeti Türklerin tabiî haklarından olduğu; Anayasa'nın 75'inci maddesine göre de hiçbir kimse mensup olduğu din ve mezhepten dolayı muaheze edilemeyeceğinden; müvekkilimin Anayasa ile kendisine bahşedilmiş bulunan bu din ve neşir hürriyetinden mahrum edilerek cezaî takibe maruz bırakılması Anayasa hükümlerine mugayirdir.



    Yukarıda izah ettiğimiz kanunî taraflarımız farz-ı muhal nazar-ı dikkate alınmaz, Türk Ceza Kanunu'nun antidemokratik 163'üncü maddesine göre müvekkilimin takibi mümkün farz edilirse isnad edilen suçun tahliline geçer ve şöyle deriz:

    Bir Müslüman, ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah'ın nuruyla yıkanmış tertemiz ve bembeyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in'am-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salah ve hakiki saadeti için vakfetmiş; emr-i İlahî olan ruhunu feleğin hakiki mâliki Allah'a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş; bina-yı sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün "Demokrasi vardır." denilen bir gün kalkıyor, yalnız "Allah" diyor "Kitap" diyor "Resul" diyor ve gençliğe "Dikkat!" diyor. Der demez arkasından savcı –davayı açan savcı– yapışıyor.

    — Gel buraya. Suç işledin! Diyor.

    Ve âfakı kapkara bir zulmet kaplamıştır.

    Fakat bakın şu asil ve necip ihtiyar Müslüman'a! Ne kadar sakin ve ne kadar rahattır. Zira kesrette değil, vahdettedir. Gecenin zulmetinden ve gündüzün rengârenginden bîfüturdur. Bela zindanında safayı seyretmektedir. Cefa sofrasında vefa bulan, mazhar-ı tecelli olandır. Zira eşya hakikatlerinden haberdardır. Kesafeti letafete kalbetmiştir. Kanı çekilmiş, damarlarında kan yerine, feyz-i Hak ve nur cereyan etmektedir ve savcı –davayı açan savcı– bu Müslüman'ı kolundan yakalamış, hapse sürüklemektedir.

    Niçin? Neden? Ne yaptı bu pîr-i fâni? Nedir kabahati bu ihtiyar Müslüman'ın?

    Ne mi yaptı? Bakın savcıya –davayı açana– göre neler ve neler yaptı?

    "Gençlik Rehberi" adıyla bir kitap çıkardı.

    A- Laikliğe aykırı hareket etti.

    Allah, din, iman laikliğe aykırı olur mu? Olur. Peki başka?

    B- Devletin içtimaî, iktisadî, siyasî ve hukukî temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak istedi.

    Nasıl, niçin ve ne maksatla yaptı bunları?

    C- Şahsî nüfuz temin ve tesis etmek maksadıyla.

    Peki, ya siyasî menfaat kasdı var mı acaba? Hayır bu yok. Ehl-i vukuf da bu maksadı görmemiş. Savcı da bunu diyemiyor. Peki amma, mademki siyasî menfaat kasdı yokmuş, bu pîr-i fâninin şahsı, cüssesi, bedeni ne ki dünyadan ne bekliyor ki nüfuz temin etmek istesin?

    Savcı "Ben orasını bilmem." diyor. İstiyor işte. Hem bunu böylece bilirkişiler de söylüyorlar.

    Peki, nasıl yaptı bu işleri bu Müslüman?

    A- Dini, dinî hissiyatı ve dince mukaddes tanılan şeyleri âlet etmek suretiyle.

    Nedir bu mukaddes tanılan şeyler? İslâm dini, Müslümanlık hisleri, Allah kelimesinin kalpteki haşyeti, Kur'an, tefsir… Demek savcı bunları biliyor. Bunların mukaddesat olduğuna inanıyor.
    Peki amma, bunları bilmek, inanmak ve sonra söylemek âlet etmek midir? Evet, davayı açan savcıya göre âlet etmektir. Öyle ise savcı da bunları âlet ediyor hem de siyasî bir kanuna âlet ediyor hem de bir Müslüman'ı mahkûm ettirmek için âlet ediyor. Şu halde o da 163'üncü maddeye göre suç işlemiyor mu?

    "Hayır!" der savcı, ben propaganda yapmıyorum? O, propaganda ve telkin yaptı.

    Ne dedi peki? Şunları söyledi:

    "…Bu zamanda, zındıka dalaleti İslâmiyet'e karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki açık bacağıyla, dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuş yolunu genişlettirmeye çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar."

    Peki yalan mı bunlar? Fuhşu teşvik ve nikâhı imha eden fahişeler güruhu inkâr mı ediliyor? Gizli ve aşikâr fuhuşla ve devlet eliyle mücadele yok mu? Ceza Kanunu, Fuhuşla Mücadele Nizamnamesi ve Ahlâk Zabıtası bunlarla geceli gündüzlü mücadele etmiyor mu?

    Var, var amma buna biz karışırız, Allah ne karışır? Diyor savcı. Peki böyle desin. Desin amma kanun, zabıta ve savcı, suç işlendikten sonra işleyeni ve işleteni yakalıyor. Yani iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra. Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.

    Nasıl? Nasihat edin, ikaz edin, Allah'ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, cehennem, ebedî azap, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın hem kendisi kurtulsun hem de cemiyet. Savcı da devlet de hükûmet de millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.

    Nasıl yapalım bu işi? Söyleyin, yazın, okutun. Peki amma o zaman propaganda diyorlar. Ne olur? Bunlar Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri değil mi? Din, sizin en tabiî hakkınız değil mi? Kim men'eder sizi bundan –Allah yolundan–? Suç diyorlar buna. Öyle mi? Allah'ın emrini okuyun:

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَ صَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَ شَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَ سَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

    Meali: "Haberiniz olsun ki o küfür edip halkı Allah yolundan men'eyleyen ve hak kendilerine tebeyyün ettikten sonra Peygamber'e karşı gelenler, hiçbir zaman Allah'a zerrece bir zarar edecek değiller. O, onların amellerini heder edecektir."

    Peki amma dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin çünkü yaptığınız iş iyidir; insanlar için cemiyet için millet için hükûmet için devlet için hayırlıdır; şerden, beladan koruyucudur. İman edenlere deyin ki:

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوٓا اَعْمَالَكُمْ

    Meali: "Ey bütün iman edenler! Allah'a ve Resulüne itaat edin de amellerinizi iptal eylemeyin."

    Buna da inanmazlarsa deyin ki: Tehlike, vatan ve milletiniz için tehlike; dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir. Bunu Başvekilimiz de söyledi: "Sağcılığın, memleket için tehlikeli olduğu görülmemiştir. Bugün din propagandasına mani bir hal yoktur, tedbir almaya da lüzum kalmamıştır."

    Muhterem hâkimler! Siz bilirsiniz fakat bir kere de davayı açan savcıya sorunuz, bakalım hayır diyebilecek mi? Allah'ın emirleri, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse propaganda suçtur diye men'edilirse ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katl suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir? "Komünizm" gibi bütün dünyayı tehdit eden erzel âfetin, gizli ve aşikâr, seri ve sinsi tahribatını tamamen ne ile önlemek mümkündür?

    Muhterem vatansever, Allah'ına ve mukaddesatına bağlı necip Türk hâkimleri! Şu korkunç küfür propagandasına, körpe Müslüman Türk çocuklarının temiz ve saf dimağlarını senelerce tahrip ederek felce uğratan korkunç din düşmanlarının akıttığı zehirlere bakın.
    Ne korkunç hal ve tezatlar içindeyiz. Savcı bunu görmez, İslâm dinine ve bütün mukaddes dinlere yapılan bu korkunç taarruz ve hakareti takip etmez de bu taarruzdan gençliğe muhafaza tedbirleri tavsiye edeni mi yakalar?

    Pek muhterem Türk Müslüman hâkimler! Siz Kur'an-ı Mübin'in Allah'ın nurunun pırıltıları ile dolu olan ve yalnız o nur-u İlahîyi aksettiren Risale-i Nur Gençlik Rehberi'nden dolayı müvekkilimi mahkûm edemezsiniz!..

    Muhterem, asil ve Müslüman Türk hâkimleri! Pek iyi bilirsiniz ki hakiki irşad âlimleri enbiyanın vârisleridir. Bu mübarek zatlar da kendilerine miras kalan vaaz u nasihati, Kur'an-ı Mübin'in emirlerine göre yapmakla mükelleftirler. Vazifesini yaparken hiçbir ücret ve ivazın talibi değildirler. Vazifelerini fîsebilillah yaparlar. Ancak Allah ve Resulünün rızasına taliptirler. Son nefeslerine kadar bu mukaddes vazifeye devam ederler. Çünkü bu vazife onlara Allah ve Resulünün emanetidir. Müvekkilim, bu emaneti ehline tevdi ediyor diye nasıl takip ve tazip edilir? Nasıl bu ihtiyar yaşında zayıf ve nahif bünyesi, inanamayacağı ağır bir teklif ile mükellef tutulur?

    — Gel zindana gir!

    Bu, en korkunç bir zulüm olur. Bu zulme mani olmak vazifesi de sizlere emanet edilmiştir.

    Bütün fenalıkları, günahları, ahlâksızlığı, rezaleti, fesat ve fitneyi imha edecek nurdur…


    يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَ يَاْبَى اللّٰهُ اِلَّا ٓ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

    Meali: "Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise –muhakkak– nurunu tamamlamak (tamamen parlatmak) istiyor, kâfirler hoşlanmasalar da."

    Avukat

    Abdurrahman Şeref Lâç
  • "Yabancılaşma" henüz bu topraklara uğramamıştı. Üstelik... Bu mektubu yazan kişi sıradan biri değildi. Siyasal meselelerden uzak durmuyordu. Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi "abiler"in etrafında bir okul/ocak görevi gören dergilerin çevresindeki duygusal beraberliği ve düşünsel birlikteliği yaşı yordu. "Allah, peygamber sevgisi ihmal edilmeden, dünya meseleleri ön plana çıkarılmalıdır" görüşünün ilk
    savunucularından biriydi. Müslümanların öncü kuşağındandı. Buna rağmen solcu Cemal Süreyya yla aynı evde oturmaktan çekinmiyordu. Çünkü ortak payda edebiyattı. Öğrenme aşkıydı. Dostluktu. Solcular Müslüma n ların, Müslümanlar solcuların dergilerinde yazı Cahit Zarifoğlu'nun Paris'e gönderdiği mektubu alan Cemal Süreyya ne hissedip ne düşünmüştü? Rahmetli Cemal Süreyya nın günlüğünden okuyalım: "760. gün Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. Bir ay kadar önce öğrenmiştim onulmaz sayrılığa tutulduğunu. Bazı kanserler mutlaka çok büyük bir çocukluk mutsuzluğuna bağlıymış gibi gelir bana. Hiçbir bilimsel tutanağı olmayan bu kanıya tanıdıklarımda bir şeyler göre göre vardığımı sanıyorum. Bir izlenim işte. Zarifoğlu'nu tanıdığım yılları düşünüyorum. Sevinçlerle büyümüştü sanki
    Soner Yalçın Bu Dinciler O Müslumanlara Benzemiyor,
  • "Yedi Güzel İnsan" karşı görüşe doğru koşmaya başlasalar da sosyalist Cemal Süreyya yı hep sevdiler; Üvercinka'yı ellerinden düşülmediler. İçlerinden Cahit Zarifoğlu, Cemal Süreyya ya daha bir yakınlık duy du. Sezai Karakoç'un şiirlerinden çok Cemal Süreyya nın şiirlerini beğeniyordu. Ayrıca, öğrendiğine göre kişilikleri de benzerdi zaten. Ve bu nedenle 1962'de hiç tanımadığı -o yıllar Paris'te bulunan-cemal Sürey ya ya mektup yazdı: "İstanbul'a döndüğünüzde sizinle ev tutup birlikte oturabilir miyiz?"[4] Zarifoğlu, bu toprakların yoğurduğu temiz kalpli Anadolulu şairlerdendi; şiirle rine hayran olduğu büyük bir şairle
    aynı çatı altında yaşamanın düşünü kurabiliyordu.

    "Yabancılaşma" henüz bu topraklara uğramamıştı. Üstelik... Bu mektubu yazan kişi sıradan biri değildi. Siyasal meselelerden uzak durmuyordu. Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Necip Fazıl gibi "abiler"in etrafında bir okul/ocak görevi gören dergilerin çevresindeki duygusal beraberliği ve düşünsel birlikteliği yaşı yordu. "Allah, peygamber sevgisi ihmal edilmeden, dünya meseleleri ön plana çıkarılmalıdır" görüşünün ilk
    savunucularından biriydi. Müslümanların öncü kuşağındandı. Buna rağmen solcu Cemal Süreyya yla aynı evde oturmaktan çekinmiyordu. Çünkü ortak payda edebiyattı. Öğrenme aşkıydı. Dostluktu. Solcular Müslüma n ların, Müslümanlar solcuların dergilerinde yazı Cahit Zarifoğlu'nun Paris'e gönderdiği mektubu alan Cemal Süreyya ne hissedip ne düşünmüştü? Rahmetli Cemal Süreyya nın günlüğünden okuyalım: "760. gün Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. Bir ay kadar önce öğrenmiştim onulmaz sayrılığa tutulduğunu. Bazı kanserler mutlaka çok büyük bir çocukluk mutsuzluğuna bağlıymış gibi gelir bana. Hiçbir bilimsel tutanağı olmayan bu kanıya tanıdıklarımda bir şeyler göre göre vardığımı sanıyorum. Bir izlenim işte. Zarifoğlu'nu tanıdığım yılları düşünüyorum. Sevinçlerle büyümüştü sanki