Gorki bu kitabı kolay bir şekilde yazmadı, bedeller ödeyerek yazdı. Kendi hayatından, binlerce işçinin hayatından esinlenerek, binlerce ezilmişin sesi olmak için yazdı. Kitap ilk başta bize sorar: güçlünün mü yanındasın yoksa haklının mı? Ezenin mi yanındasın yoksa ezilenin mi?
Evet Gorki kitapta ideolojik söylemlerde de bulunuyor ama bu sorulara doğru cevabı vermek için sosyalist olmak gerekmiyor, insan olmak gerekiyor. Ezileni, acı çekeni anlamak gerekiyor.
“Fabrika düdüğü her gün işçi semtinin üzerini kaplayan dumanlı, yağlı havayı titreterek kükrer ve bu çağrıya itaat eden asık yüzlü, kasları uykuda dinlenememiş insanlar, korkmuş hamam böcekleri gibi küçük, gri renkli evlerinden sokağa fırlar, buz gibi sabahın alacakaranlığında yola düşerek fabrikanın yüksek taş duvarına doğru yürürlerdi.” kitabın ilk cümlesinden de anlayacağımız üzere bizi cıvıl cıvıl, içimizi pamuk gibi yapacak bir kitap beklemiyor. Hayatın onları her zaman aynı güçle ezmesine alışmış ve daha iyiye yönelik beklentileri olmayan halkın devrimcilerle uyanışını anlatıyor. Sonunu tahmin etmek zor değil, mutlu sonla bitmiyor, bitemezdi zaten davaları uğruna herşeylerini ortaya koyan insanları anlatıyor çünkü.
Kitabın baş karakteri Ana, Pelageya Nilovna Vlasova, kocasından dayak yiyen, uğradığı haksızlıklara karşı ses çıkaramayan, cahil bir kadındır. Kocası fabrika işçisidir, kaba ve huysuz bir adamdır. Pavel adında bir oğulları vardır. Babası öldükten sonra, babasından miras aldığı bu ruhsal hastalıkla annesine karşı benzer muamelelerde bulunur. Bir gün kitaplarla tanışır, ''herkesin gittiği yol''dan sapmaya başlar, ruhu iyileşir, şehirdeki kötü ve pis ortamlardan uzaklaşır, annesine karşı daha kibar olur. Bir nevi kitaplarla hayatı değişir. Eve yasaklı kitaplar getirir, devrimci arkadaşlar edinir.