bazılarınız kulüplerde, mahallelerde, kiliselerde, öğrenci birliklerinde, hatta beyazların gitmediği okullarda bile kendimizi ten renklerimize göre sınıflandırmamızın -ne kadar açık renkli, o kadar iyi- berbat bir şey olduğunu düşünüyor olmalı. ama vakarımızı nasıl koruyabilirdik? başka nasıl kaçınabilirdik eczanede üstümüze tükürülmesinden, otobüs durağında dirsek yemekten, bütün kaldırımı beyazlara bırakıp olukta yürümekten, bakkalda beyaz müşterilere ücretsiz verilen kesekağıtlarına beş sent ödemekten? takılan bütün o lakapları ve edilen hakaretleri saymıyorum bile. bu hikayeleri çok duydum, hatta çok daha fazlasını. ama benim annem ten rengi sayesinde mağazalarda şapka denemekten ya da onların tuvaletlerine girmekten alıkonmuyordu. babam da ayakkabı alacağı zaman ayakkabıları arka odada değil, dükkanın ön kısmında deneyebiliyordu. susuzluktan ölecek halde olsa bile "sadece siyahiler" çeşmesinden su içmezdi ikisi de.
birini görürsün, fakat aslında görmezsin, sırasını bekliyordur. yahut onu fark edersin, ama tık eden, çarpıcı bir şey yoktur ve sen bir varlığın ya da kafanı karıştıran bir şeyin farkına bile varamadan, sana verilen altı hafta neredeyse geçmiştir ve adam ya gitmiş ya da gitmek üzeredir. sen aslında haftalardır hiç fark etmeden, burnunun dibinde olup biten ve istiyorum demen gerektiğinin tüm belirtilerini taşıyan bir şeyi kabullenmeye çabalıyorsundur. nasıl anlayamadım diye sorarsın. ben arzuyu hemen tanırım.