Kelimelere dökülemeyenleri nasıl anlatacağız?
Kim engelleyebilirdi sabahın ilk ışıklarının üzerimize umut saçmasını. İçinde bulunduğumuz bu acı hayatın yegâne tesellisi nedir? Diye sorduğum bir gecenin daha sonunda sabahın ilk ışıkları yegâne tesellinin bir gün mutlaka herkesin öleceği gerçeği olduğunu yüzüme vuruyordu. Gün aymak üzere. Yer yatağı, kitaplar, sıcak bir ortam, loş ışıklar, sessizlik sessizlik sessizlik… Bütün ön sevişmelere el ayak olmalı ruhum. Ellerim teninin kıvraklığında geziniyor. Yazarın dediği gibi "bir elin uzanışını düşlüyorum"
Sar, vakit varken…
Bir kadının koynunda sabahlamak isteği. Bir kadının teninin coğrafyasını fethetmek arzusu. Ancak sevgili Kanat şöyle sorar: "Biri size “seni seviyorum, bu yüzden de seninle sevişemiyorum" derse ne düşünürsünüz?"
Şehrin mukaddes mekânları daha fazla düşman toplarıyla tahrip olmasın diye şehri kendi elleriyle düşmana teslim eden komutanın mahcubiyeti vardı üzerimde. şüphe adım atmamı engelliyordu, ve bir parça kesinlik uğruna bir çok şeyi feda edebilirdim o anlarda. Bu kadın cehennemde çıplak ayaklarla yürüme cesareti gösteriyordu. Sessiz bir protesto yürüyüşüydü bu. Benden her şeyi talep ediyordu. Ruhumu. Ara vermeliydim konuşmaya belki de bir son. Bugünlük yeter mi bu kadar dedim. Sıkıldın mı dedi. Hayır, yoruldum dedim.
Ruhumun bir hamaldan tek farkı ne taşıdığını iyi biliyor oluşuydu. İhtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesini acı çekme ihtiyacı alıyordu ve ben bu ihtiyacı karşılamak için gelmiş gibiydim dünyaya. Her geçen gün biraz daha kötüye gidiyordum. Anlayan hastalanır ve ben anlamaya başlamıştım, daha kötü ne olabilirdi ki?
Bütün gün rahatsız edici bir sandalyenin üzerinde oturuyor, masanın üzerindeki onlarca kitabın yerini ezberliyor, ömrümün geri kalanını nasıl geçireceğimi hesaplıyordum.