Sevgi neredeyse kozmik bir boyuta ulaşmış.“Her şeyimsin”, “seni kendimden ayırt edemiyorum”, “bir zerre eksilsen bomboş kalırım” gibi cümleler, insanı sarsacak ölçüde güçlü ancak bu güç, metnin içinde ilerledikçe hayranlıktan çok huzursuzluk üretmeye başladı. Bunun sebebi kesinlikle samimiyetsizlik ya da başka bir şeyle alaylı değil bu tamamen Nazım Hikmet'in kendi sevgisini fazla merkezi ve tek yönlü kurmasından dolayı. Nazım, Piraye’yi sever; fakat bu sevgi çoğu zaman Piraye’nin özne olarak varlığından çok, Nazım’ın varoluşsal ihtiyacına cevap veren bir konumda şekillenir. Piraye, mektuplarda bir insan olmaktan ziyade, Nazım’ın tutunma noktası hâline gelir.
Nazım bütün bir hayattan izole yaşamdayken kullanabileceği tek araç dilin kendisidir.Yazmak, sevmekle eşdeğer olur. Ancak bu eşdeğerlik tehlikelidir; çünkü söylenmeyen, yazılmayan, sessiz kalan sevgi değersizleşir. Piraye’nin bakışı, sabrı, bekleyişi — yani sözsüz aşk biçimleri — Nazım’ın dil merkezli aşk anlayışı içinde yeterince tanınmaz. Bu noktada ilişki eşitsizleşir. Nazım, Piraye’den sadece sevilmeyi değil, kendi varlığını ayakta tutacak biçimde sevilmeyi ister. “Sensiz yok olurum” cümlesi romantik olduğu kadar yüklüdür; çünkü sevilen kişiye, farkında olunmadan bir sorumluluk yükler. Piraye artık yalnızca sevilen değil, Nazım’ın varoluşunun teminatıdır.
Aşk, bu mektuplarda bir hâl olmaktan çıkmış ve sürekli dile getirilen, teyit edilen, merkezde tutulan bir söyleme dönüşmüş. Oysa aşk gibi kudretli olduğu varsayılan bir duygunun (ki duygu olduğundan emin değilim) , bu denli sık ve mutlak ifadelerle taşınması, bende bir eksilme hissi yaratıyor.
Nazım, Piraye’yi bir roman yazarı gibi kurgulamaz belki; ama kendi hayat anlatısında Piraye’nin nasıl durması gerekiyorsa, onu öyle yazar. Piraye’nin