Nazım…
Aşkın, acının, direnişin, yılmayışın, bitmek tükenmek bilmeyen hasretin mavi gözlü şiir adamı…
Ona öyle aşık oldum ki okudukça gerçekten benim Nazım’ım olsaydı dedim. Her mektubu ayrı dokundu yüreğime, her mektubu ayrı bir aşka düşürdü.
İnsan okuyor içinde okuma azmi olunca ama okuduğundan anladıkları zamanla değişiyor, bunu bir kez daha anladım. Bu mektupları üçüncü kez okudum. İlk okuduğumda on yedi yaşımdaydım ve sadece Nazım ve aşkı vardı mektuplarda. Piraye’yi hiç merak bile etmemiştim. İkinci okuduğumda otuz iki yaşımdaydım ve artık sadece mektuplara damlayan aşkı değil Piraye’nin acısını da görebiliyordum. Çok kızgındım Nazım’a Piraye’sini aldatmasını sindiremiyordum. Ben de Piraye gibi düşünüyordum “Bir yürekte iki sevda olamaz.” Çünkü aldatılmışlığı biliyordum artık. Algılarım artık mektuplarda başka duyguları da seçebiliyordu. Canımın acısıyla da okuyordum artık. Ve son okumam Nazım’ın deyişiyle:
“Ne güzel şey hatırlamak seni ;
Ölüm ve zafer haberleri içinden
Hapiste ve yaşım kırkı geçmişken.”
Bu bakışım ona son bakışım olabilir ama Nazım’ın o mektuplarının sahibi olmayı çok istedim. İlmek ilmek dokuduğu kumaşları giymeyi, emek zahmet yaptığı sandıkta biriktirmeyi ona dair her şeyi ve onu ölene dek yüreğimde saklamayı.
Öyle yaşamış ki ve öylesine değil. Kavgası sadece kendi değil ülkesi, insanları, aşkı, aşkının sevdikleri. Mehmet’e yani Piraye’nin eski eşinden olan oğluna” o benim oğlum” deyişi, biyolojik babası olmasa da o müthiş sahiplenişi…Senle biz hiç olmasak da o benim oğlum deyip uzun uzun sahiplenişini okumak sayfalarca. Piraye’den mektup bekleyişi günlerce, yalvarır gibi “yaz bana” deyişi neredeyse her mektupta. Piraye’den gelen her mektubu defalarca okuyuşu… Ve Piraye’nin sırf mektup yazmayı sevmediği için pek az