• Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."