"Bu şehirde, bu saatte ve buradan uzak olmayan bir başka sarayda, her kapısında nöbetçileri olan, sen ne kadar aşağıdaysan onun o kadar yukarıda olmadı dışında aranızda hiçbir fark bulunmayan ve bütün toplumun içindensenin gibi farklı hisseden bir adam var. Hayatının her dakikası şan, şöhret, ihtişam, zevk ve sarhoşluk içinde geçiyor. Etrafında aşk, saygı, hayranlıktan başka bir şey yok. Onunla konuşurken en yüksek sesler alçalıyor, en sert alınlar kırışıyor. Gözlerinin önünde sadece ipek ve altın var. Şu saatte hepsi kendisiyle hemfikir olan bakanlarıyla görüşüyor ya da yarınki av partisini, saatinde başlayacağından emin olduğu ve hazırlıkları için talimatlar verdiği akşamki baloyu düşünüyor. Öyle işte! O adam da senin gibi etten ve kemikten yaratılmış! Ve o iğrenç giyotin sehpasının bir anda yıkılması, hayatına, özgürlüğüne, servetine, ailene yeniden kavuşman için isminin yedi harfini bir kalemle bir kâğıt parçasının altına yazması ya da seni taşıyan arabanın onun saltanat arabasıyla karşılaşması yeterli! İyi bir adamdır, belki de hiçbir şey sormadan razı olur!"
"Bir dakika, hatta bir saniye geçmeden her şey bitiyor. Bir an için bile olsa kendilerinin giyotin sehpasına çıktığında ağır bıçağın etini ısırdığı, sinirlerini kopardığı, omurgasını parçaladığı birinin yerine koydular mı? Ama nedir ki? Yarım saniye! Acı yok olup gidiyor… dehşet verici!"
"saat biri çaldı, sesin ne taraftan geldiğini bilemiyorum; çanın vuruşunu iyi duyamıyorum. kulaklarımda son düşüncelerimin mırıltıları âdeta bir orgun uğultusu gibi yankılanıyor.
anılarıma gömüldüğüm o muhteşem anlarda birden dehşet içinde işlediğim suçla karşılaşıyorum; aslında daha fazla pişmanlık duymak isterdim. mahkûmiyet kararından önce daha fazla vicdan azabı çekiyordum; ama o andan beri sanırım zihnimde sadece ölümle ilgili düşüncelere yer var. yine de daha fazla pişmanlık duymak isterdim."