İslam medeniyetinin ilk dönemleri zor zamanlardı. Çölün ortasında, büyük imparatorlukların arasında bir var oluş mücadelesiydi.
Bu zorluk güçlü insanları doğurdu. Sahabeler, ilk müctehitler, filozoflar, bilim insanları…
Bu insanlar ezberci değildi, çünkü ortada ezberlenecek bir külliyat henüz yoktu. Onlar kurucu irade idi. Hata yapmaktan korkmuyorlardı çünkü doğruyu bulmak için denemek zorundaydılar. Otonom iradeleri ile meşaleyi yaktılar.
O güçlü insanlar, adalet ve bilimle müreffeh dönemleri inşa ettiler. Bağdat’ta, Endülüs’te, İstanbul’da sistemler oturdu, kurumlar yerleşti, zenginlik ve düzen geldi.
Ancak bu refah, Hira'nın kendi çocuklarının emeğiydi.
Müreffeh dönemler, hazıra konan nesilleri, yani zayıf insanları meydana getirdi.
Bugünkü ezberci toplum işte bu zümredir.
Dedelerinin inşa ettiği devasa sarayın içinde oturuyorlar ama o sarayın statiğini, tuğlasını, harcını bilmiyorlar.
Korkuları şudur: "Bir tuğlayı çekersem, yeni bir yöntem denersem saray başıma yıkılır mı?"
Bu yüzden müceddid yöntem geliştiremiyorlar. Mevcut olanı, ezberi korumayı dindarlık sanıyorlar. Oysa bu dindarlık değil, zihinsel konfor alanını kaybetme endişesidir.
Ve döngü tamamlanıyor. Zayıf insanlar (ezberciler, taklitçiler) ellerindeki mirası tükettikleri ve çağı okuyamadıkları için toplumu yeniden zor zamanlara sürüklediler.
Şu an İslam dünyasının yaşadığı entelektüel kuraklık, siyasi kargaşa ve Batı karşısındaki edilgenlik bu nedenledir.
Sonuç: Umutsuzluk Değil, Müjde
Bu durum karamsar gibi görünse de aslında içinde büyük bir müjde barındırıyor.
Eğer döngü doğruysa (ki tarih bunu doğruluyor), şu an içinde bulunduğumuz bu zor zamanlar yeni nesil güçlü insanların, müceddidlerin doğum sancısıdır.