"Kendi ülkemde Selim olduğum için hapis yattım, burada da Selim olmadığım için mi hapis yatacağım?" Bunu yüksek sesle söylemişti; sesi odanın duvarlarında yankılandı. Polisleri kızdırmak istemiyordu ama tahammülü tükenmişti.
Beklemek, özlemek; beklemek, özlemek... Hayat, bu iki kelimenin arasında sıkışıp kalmıştı işte. Ona, zorunlu bir Oblomovluk dayatılmıştı sanki. Bu düşünce, bir an içini gıdıkladı. Oblomov, kendi tercihiyle divanında yatmayı seçmişti; onlar ise zorla bu soğuk ranzalara uzanıyorlardı.
Cezaevinde beklemek, dışarıdaki bekleyişe hiç benzemezdi. Dışarıda bir umutla, bir amaçla beklersin; burada ise bir “hiç”le. Çünkü sen bir hiçtin. Hiçbir şey yapamazdın. Bu kalabalık koğuşta, nefes almak bile bir lükstü.
“Tamam, bunu ben seçtim, bedelini ödüyorum,” diyebilseydi. Haklı yere cezalandırılmak, haksız yere çürümekten bin kat daha katlanılır olurdu. Keşke bu düzen, onu hapse atarken haklı olsaydı. Keşke bu ceza, toplumun iyiliği için, adaletin bir parçası olarak verilmiş olsaydı.