Genç kadının durumu farklı ve dramatikti; çünkü hem çok gençti, hem yaşama dönme isteği uyanmıştı içinde, hem de yaşamasının olanaksız olduğu herkesçe biliniyordu. Kimi kişiler, “Ya aynı şey benim de başıma gelseydi?” diye sormaktaydılar kendilerine. “Şu anda yaşama fırsatım var, bunu değerlendirebiliyor muyum?”
Âdem ile Havva’nın kusursuz bir yaşamdan sıkılacaklarını çok iyi biliyordu, er geç onun sabrını denemeye kalkacaklardı. Resmen tuzak kurmuştu, belki kendisi de, yani Her Şeye Kadir Tanrı, her şeyin kusursuzca sürüp gitmesinden sıkılmıştı. Eğer Havva yasak meyveyi tatmasaydı, son birkaç milyar yıl boyunca ilginç hiçbir olay meydana gelmeyecekti.
Adalete olan masum güvenini kariyerinin ta başında yitirmişti; yasaların sorunları çözmek için değil, çelişkileri mümkün olduğunca uzatmak için yapıldığını çabuk kavramıştı.
Ne acıdır ki Allah, Yehova, Tanrı -ona ne ad verdiğiniz önemli değil- günümüzde yaşamıyordu, çünkü yaşıyor olsaydı bizler hâlâ cennette olurduk; o ise, ön kararlar, son kararlar, yargıtay, danıştay, içtihat, müdafaa, temyiz, tashih karar derken, gırtlağına kadar hukukla boğuşuyor olurdu Âdem ile Havva’yı Cennet’ten kovuşunu haklı göstermek için. Ne de olsa yasalarda yazılı olmayan keyfi bir kuralı çiğnemişlerdi onlar: İyi ile Kötü’yü ayırt eden Bilgi Ağacı’nın meyvesini yemeyeceksin.
“Ama yavrum, kimse piyano çalarak hayatını kazanamaz,” diyordu.
“Ama beni piyano derslerine yollayan sizsiniz."
“Sanatsal yanın da gelişsin istedik, başka bir şey değil. Erkekler eşlerinin bu gibi yetenekleri olmasından hoşlanırlar, bir partiye falan gittiğinizde seninle gösteriş yapacaktır. Piyanist olma hayalini unut, yavrum. En iyisi hukuk okumak, geleceğini garantiye alacak meslek bu.”
Veronika, annesinin gerçeği görecek ölçüde hayat deneyimi olduğuna inanarak, onun dediğini yaptı. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gidip iyi bir dereceyle hukuk diploması aldı. Ama sonuç olarak bir kütüphanede iş bulabildi.