Her şeye rağmen bazen inanıyorum da insan mutluluktan ölebilirse, o zaman benim başıma gelmeli bu. Ve ölmesi gereken biri sırf mutlu olduğu için hayatta kalabiliyorsa, o zaman ben de hayatta kalacağım.
Dostoyevski ilk romanı İnsancıklar'ı yazıyormuş, o zamanlar dostu edebiyatçı dostu Grigoriev ile oturuyor. Grigoriev aylar boyunca masanın üzerinde duran yazılı sayfaları görüyor, ama taslağı ancak roman bittikten sonra eline alıyor. Okuyor, çok etkileniyor ve yazıyı Dostoyevski'ye bir şey söylemeden, dönem eleştirmeni Nekrasov'a götürüyor. Bunun üzerine üçte Dostoyevski'nin kapısı çalıyor. Grigoriev ve Nekrasov odaya dalıyorlar, Dostoyevski'ye sarılıyorlar, onu öpüyorlar Nekrasov, o güne kadar tanımadığı Dostoyevski'yi Rusya’nın umudu olarak adlandırıyor. Bir, iki saati ağırlıklı olarak romandan bahsederek geçiriyorlar ve ancak sabah olurken vedalaşıyorlar. O geceyi her zaman, hayatının en mutlu gecesi olarak adlandıran Dostoyevski pencereye yaslanıp arkalarından bakarken, kendini tutamıyor ve ağlamaya başlıyor. Nerede anlatmış hatırlamıyorum ama o anki duygularını şöyle izah ediyor: “Bu harika insanlar! Ne kadar iyi ve asiller! Bense ne kötüyüm! Bir içimi görebilseler! Söylesem de inanmazlar.”
"Şimdi neden iş yapmıyorsun?"
Raskolnikov, isteksiz isteksiz sert bir sesle:
"Yapıyorum" dedi.
" Ne yapıyorsun?"
" İş yapıyorum."
" Ne işi yapıyorsun?"
Delikanlı biraz sustuktan sonra ciddi bir sesle: " Düşünüyorum" dedi.