Aşk, bebekliğin idame dozudur.
Varoluş sıkıntısına çare olsun diye tutunduğun her insan aslında yanlış insandır.
Sigmund Freud, aşkı “Anneden ayrılmanın yarattığı boşluktan önceki bir olma evresinin yeniden inşası” olarak tanımlar. Dolayısıyla âşık olduğumuzda, bebekliğimizde annemizle yaşadığımız ilişkiyi yeniden sahneleriz. Ötekine, bebeğin annesine bağlandığı gibi bağlanırız; o olmasa ölecekmişiz gibi.
Jacques Lacan’ın aşk tanımı ise, âşıklar için Freud’un tanımından çok daha can sıkıcıdır:
“Aşk, sende olmayan bir şeyi, onu talep etmeyen birine vermektir.”
Ve aşk, aynı zamanda başkasından onda olmayan bir şeyi almaya çalışmaktır. Ondan yapamayacağı, olamayacağı, bilemeyeceği şeyi de isteriz.
Aşk talebi, “Yok!” cevabına “Hiç mi yok?” sorusuyla karşılık vermek gibidir. Yani:
“Yoksa da benim için yarat!
Bilmiyorsan da benim için uydur!” demektir.
İki taraf da içten içe bunun farkındadır.