âbiri sebîl

âbiri sebîl
@revzen
80 okur puanı
Eylül 2020 tarihinde katıldı
"İmam-ı Azam abdestte kullanılan suyu gördüğü zaman su ile beraber dökülen günahları mücessem olarak görüp büyük günahların suyunu, küçük günahların suyundan, küçük günahların suyunu mekruh olan şeylerin suyundan, mekruh olan şeylerin suyunu da hilaf-ı evlâ olan herhangi bir şeyin suyundan ayırırdı. İmam-ı Azam abdestli olarak bir gün Kûfe Camiine girer. Orada abdest almakta olan bir genci görür. Gencin abdest aldığı suyun dökülen damlalarına bakarak: <<Oğlum anne ve babaya karşı gelmekten tövbe et>> diye buyurur. Genç ise: .تُبْتُ اِلَى اللّٰهَ عَنْ ذَلِك <<Allah'a karşı bundan tövbe ettim,>> der. Benim seyyidim Aliyyü'l-Havas da şöyle buyurur: <<Taharet>> kulun azalarında görünen veya görünmeyen pisliklerin temizlenmesi için meşru kılınmıştır. Öyleyse günah ve hata ile karışmış olan su vücuttaki azalara kirden ve pislikten başka bir şey veremez. Şayet kul o manevi pislikleri görebilseydi temizlik için hazırlanan banyo ve banyo gibi yerlerde kalan suların pislikten kokmuş ve pislik içerisinde kalmış bir şekilde görecekti. Yarabbi gözlerimizi nurlandır. Kalbimiz üzerindeki zulmet perdelerini kaldır. Tâ ki eşyaların hakikatını görelim." - İmam Nevevi'nin Fetvaları
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Büyük bir vukufla ve kelimelerle çizilen portreler arasında, -dünya hayâtındayken bile ebedî âlemin rüzgârıyla soluklanan o veli tabiatliler bahsimizin fevkınde- meselâ bir Sâim Efendi Amca bugünün insanı için "yaşadığına inanılmaz" gibi görünebilir. Ama otuzbeş yıl öncesine kadar, Üsküdar'ın dünyevî ve mânevî hayâtına, kendi çapında, ağırlığını koyabilmiş ve meziyetlerini çocuklarına da aktarabilmiş işte böyle bir zât mevcûddu. Mustafa Ağabey ise, dükkânda kendisinden, kıymet taşıdığı o yıllarda, 50 kuruşluk çekilmiş karabiber almak isteyen -buraya dikkat: tanımadığı- bir müşterisine, bayatlayınca kokusunu kaybedeceğini hatırlatarak, 25 kuruşluk vermeyi teklif edebiliyor; kasasına daha fazla girecek paranın câzibesine kapılmıyordu! Aklımdan hep geçirmişimdir: Yahyâ Kemâl'in Üsküdar'ı anlatan "Hayâl Şehir" indeki: Ebedî mağfiretin böyle bir iklîminde, Altının göz boyamaz, kalpı kadar hâlisi de! beyti, acaba şâirin bu attâr dükkânına -hiçbir zaman vukû bulmamış- hayâlî bir ziyâretinden sonra mı kâğıda dökülmüştü? Çünkü târif edilen iklîm sanki burasıydı...
‘’Annesi, çok sıcak bir Ramazan günü, öğle ile ikindi arası vakitte, genç Ali Ulvi Kurucu’yu kadayıf almaya gönderir. Birkaç dükkân dolaşan ama hepsini kapalı bulan Kurucu, nihayet Nablus muhacirlerinden Sâlih Efendi adında bir zata gider. O sırada 80 yaşlarında olan Sâlih Efendi, kirada oturduğu evin avlusuna bir ocak yapmış, kömürle yaktığı sacın başında, öğle sıcağında kadayıf dökmektedir. Hava belki 50 derecedir, arada esen sam yelleri de yüzleri yalayıp geçmektedir. Ali Ulvi siparişinin hazırlanmasını beklerken, Sâlih Efendi’ye “Hocam, bugün biraz sıcak galiba, değil mi?” der. İhtiyar adam munis ve müşfik gözlerle karşısındaki gence bakıp tebessüm ederek, sadece tek bir kelime söyler: “Yekûlûn” (Öyle diyorlar). Ali Ulvi, dersini almıştır: Bak, ne kullar var. Sen öğle namazına gittim diye bir iş gördüm sanıyorsun, hava sıcaklığından şikâyet ediyorsun. Sâlih Efendi, yaşına ve ilmine rağmen, kimseye muhtaç olmadan ailesini geçindirebilmek için, Ramazan günü kızgın ocağın başında çalışıyor. Üstelik sıcaktan şikâyet etmek şöyle dursun, tavrıyla takdir-i ilâhîye karşı takınılması gereken edebi de öğretiyor.”
Bir zaman gökyüzünde yalnız o ses, O terennüm kalır; Gaşyolur dinledikçe yaldızlar. Gece Bestesi, Yahya Kemal