Kaç kere ölür bir insan?
Memleketini terk etmek zorunda kalınca mesela ölür mü ruh?
Sevdiklerinden ayrılınca?
Kaç kere kırılır bir ömür?
Umutları, hayalleri, yaşam sevinci kalmayınca ölmeli mi insan?
Ölümü tanımlamak için illa ölmek mi gereklidir?
Ölüm herkesin penceresinde başka bir manzaraya açılıyorsa eğer, tek bir ölümün varlığından bahsedebilir miyiz?
Her şeyi anlamlandırabilir de insan ‘ölüm’e gelince ahraz olur, lal kalır.
Dürüst, dost canlısı, insan ve hayvan sevgisi ile dolu, güzelliğe hayran, zeki ve nükteci bir ruh için yaşanılabilir bir dünyada mı yaşıyoruz?
Sadık Hidayet zihnimde bu soruları canlandırıyor.
Sadece tek bir kitabından değil elbette ama hayat hikayesi de bu sorulara cevap olmak yerine iyice derinleştiriyor.
Dünya hassas kalpliler için bir cehennem gerçeği çevresinde hayatı cehennem olan bir insanın ömrü.
Bu cehennemi yaşatan, kaleminden kağıda akıtan, günün sonunda tam da anlattığı şekilde, hayata anlam bulamayıp hayatı da terk eden bir ruh.
‘’Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.’’
Sadece bu cümleyi kurmak için bile ne kadar yara alması gereklidir bir insanın? Muhtemelen bu yaraları hala kanıyordur.
Sadık Hidayet, 1903 yılında Tahran’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve eğitimini yurtdışında tamamlamış bir yazar.
İran’da kitaplarının satışı hala yasak olmasına rağmen Modern İran edebiyatının en önemli ismi olarak kabul ediliyor. Yazılarında Doğu’nun etkileri görülmekle birlikte Batı edebiyatına daha yakın olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Hatta eserlerinde Kafka karamsarlığını görmek mümkündür ancak bana göre Sadık Hidayet Kafka’dan çok daha umutsuz bir karamsardır.
Kafka’nın umutsuzluğu daha çok düşüncede birleşirken bence Hidayet’in karamsarlığı tam da Orta Doğuvari