Ölmek nasıl bir ansa yaşamak da bir an. Gözlerini kapar ve bütün gereksiz korkuların çözülüp gitmesine izin verirsin. Sonra korkudan muaf olan bu yeni varoluş halinde kendine sorarsın: Ben kimim? Şüpheler olmadan yaşayabilseydim neler yapardım? Haksızlığa uğrama korkusu olmadan yaşayabilseydim? Acıdan korkmadan sevebilseydim? Yarın o tadı nasıl özleyeceğimi düşünmeden, bugünün tadını çıkarabilseydim? Zamanın geçmişinden ve sevdiklerimi benden çalabileceğinden korkmamış olsaydım? Evet. Ne yapardım? Kimleri umursardım? Ne için savaşırdım? Hangi yollarda yürürdüm? Nelerden haz alırdım? İçimdeki hangi gizemleri çözerdim? Kısacası,
nasıl yaşardım?
Sevinç için sebepler üzülmek için sebeplerden daha çoktu. İnsan üzülmek için olmayacak kadar az sebepleri hemen bulurken, sevinmek için sebepleri görmezden gelirdi ya da küçük görürdü.
Her imtihan bir hikmet değil miydi? Kişi imtihan olarak bellemezse, hikmet sırrını göremezdi. Dünya büyük bir sahra değil miydi? Burada da beklemiyor muyduk? Hüzünsüz neşe ve darlıksız bolluk olur muydu? Ya sınavsız kulluk? Asla!