Solgun ay ışığının gölgelere hükmedişini izlerken, ölüm dedim.
Birçoklarının istediği birçoklarının da korktuğu ölüm.
İstediğimde gelmeyen ölüm.
Sözlerimle sizlere ölümü aktardığım an, oturur çanın çalmasını beklersiniz dedi iç sesim.
Hiç kimse anlayamaz! hiç kimse de anlamayacak….
Sigara dumanı ile boğmak istediğim soluk düşüncelerime bir de kış ayazında sessiz, kıpırtısız ve durgun duran ölülerin iç seslenişi ekleniyor.
Aklımda ne hevesler,bir bilseniz!
Hele ki uyuduğum zaman canımın neler çektiğini..
Ah gençler! Bedenleri toprağın altında çürüyüp ayrılmış olan ölüleri kıskanmanın zarafetini yaşıyorum. Hiç bu kadar kıskançlık hissi uyanmamıştı bende dediğinde sadık hidayet, bir beni yarattı kendinde.
Değil mi ki ölüm verilmeyen bir mutluluk derin bir uyku olduğu.
Çıkadurun esiri olduğunuz yaşamın bir başka yaşama esir olduğu, bir başka yaşamların da bir başka yaşamlara esir düştüğü ve böylece oluşan esir yaşamın zinciri; yani korkunç ve her gün daha da kötüye giden esaretin sistemine yenik düşmüş yaşamınız: bu iğrenç, kokuşmuş esir yaşamınızdan feragat etmenin vakti, ölümün lütfuyla taçlandırılmanın vakti gelmedi mi?
Tarifi imkansız fikirlere gebe düşmüş zihnimin yarattığı acıyla, hazla sesleniyorum sizlere!!!!
bir başkadır güneşin yaktığı tenin acısı.
Tüm doğallığıyla benliğimizi inciten o duygu değil, asıl inciten bizi ona her geçen gün yabacılaşmamız.
Kendimizden uzak kalmasını sağlayan ve benliğimizi hafifçe acıtan o esrarengiz hazza karşın karanlık diyarlar hayal etmenin beceriksizliğin tadına varıyorum.
Ne düşündüğümün ne önem var ki şuanda, gecenin hüküm sürdüğü şu vakitte.
Geceden, karanlıktan şehir inşa et desem kör olmanın hayalini düşlersiniz.
Oysa ki kör olmanın düşü, tüm varlığıyla ruhumuzu cezbeden Günün ışığından soyutlama çabasından öteye