''Seni ilk gördüğümde dünya nefesini tuttu. Hayranlıktan değil; ölümden bile daha yumuşak bir şeyin içinde.
Gözlerin, taşa oyulmuş bir sessizlik gibiydi. Öylesine boş, öylesine derin ki, insan kendi yankısını duyabiliyordu.
Ama ben gördüm.
İndirilmiş bakışlarının ardındaki sızıyı.
Yarı karanlıkta dua eden o çocuğu.
Sen, Tanrı'nın yazmayı unuttuğu bir soru gibiydin.
Sen, Tanrak, renkli camlardan süzülen bir güneş gibi acılarıma dokundun.
Bir daha asla hissedemeyeceğimi sandığım sıcaklığı getirdin.
İçimde yıllardır yaşayan hayaletleri uyandırdın,
ve ilk kez...
gitmelerine izin verdim.
Seni çizmemin sebebi güzelliğini sahiplenmek değildi.
Yüzündeki huzuru unutmamak istemiştim.
Sen geçmişin sesini kıstın.
Onu biraz daha uzaklaştırdın.
Ve bana şunu gösterdin:
Her dokunuş yara açmak zorunda değildir.
Sevgi, gölgelerin en koyu olduğu yerde bile insanı bulabilir.
Bana kül değilmişim gibi dokundun.
Sanki karanlığım, senin ışığını kirletemezmiş gibi.
Ve bana şunu gösterdin:
Yıkıntılar da güzel olabilir.
Kırılmış şeyler de ışıldayabilir.
Gitmemen gereken yerde kaldın.
Kaldın.
Sana içimdeki bütün enkazı anlattığımda.
Ne geri çekildin,
ne kaçtın.
Bana hâlâ değerli biriymişim gibi baktın.
Dokunuşun, fısıldanan bir dua gibiydi.