• Bence Tanrı konusunda en karmaşık şey O'nun varlığı veya yokluğu üzerinde değil, aynı dinden olan iki kişinin aklındaki Tanrı'nın aynı şey olmayışıdır. Bu durum, iki solcunun aynı Das Kapital üstünde anlaşamayışı gibidir.

    Dinler arasında da "ortak" yaradan zannedilen Tanrı, birbirinden oldukça farklı tonlarda ve hatta birbiriyle ilgisiz görünüyor.

    Bu karmaşa elbette haklı nedenlere dayalı: Tanrı, insanın asla bilip kavrayamayacağı, aklı ile ihata edemeyeceği ve karşısındaki insana aktaramayacağı bir şey. Zaten Tanrı var ve büyük ise bilinmemesi gerekir.

    Dinlerin Kutsal Kitaplarında da "Her ne hayal ediyorsanız, O, O değildir" der. Veya "Onlar Tanrı hakkında bilgisizce konuşurlar" der. Filozof İbni Meymun diğer adıyla Meimonides, "Tanrı nedir değil, Tanrı ne olmayabilir" diye ele alalım demiştir ki çok haklı.

    Tanrı'ya, Tanrı inancına dayalı toplum konusuna da sosyo kültürel açıdan bakıldığında; modernizm öncesi dönemde bir çok kültürün, bir çok ulusun katılımıyla oluşan uygarlık düzeyinde En Büyük Değer olarak ortak kabulün odak noktası Tanrı olabilirdi. Helen, Roma, Osmanlı gibi...

    Günümüzde Tanrı'ya dayalı ahlâk, insanların kırmızı ışıkta durmasına bile yetmiyor. Her kültürün kendi coğrafyasına çekildiği modern dönemde Tanrı inancı, diğer kültürleri veya bir toplumu bağlayıcı olmaktan çıktı. Bunun için bireyin yaşamında bir değer olarak yaşarsa daha anlamlı durur.

    Richard Dawkins'in bu kitabını okudum. Örnek zenginliği olarak fena değildi. Fakat Dawkins'in 350 sayfada anlattığı şeyi, pratik zekalı bir yazar on yaprakta anlatırdı...
  • Şeflerin yönetimi altındaki yaşamı anlamlandırmak için yeni fikirlere ihtiyaç vardı: nüfusun birbirinden farklı parçalarını bir araya getirecek,onlardan bir birlil oluşturacak ve insanlara ortak bir tarih ve kimlik bilinci kazandırabilecek fikirler. Mitler,atalar ve tanrılar;ilahi ayinler ve kutsal yerler,ortak âdetler ve kollektif bir kader: kabile halkının dayanıklılık ve dayanışmasının hammaddeleri bunlardı.
  • “Roma'da Anders'e gönderdiği son kitabını karıştırdım C.'nin. İnan, hayatımda bu denli aşşağlık bir şey okumadım. İlk kez bir kitap için yazı yazacağım. Ama elime metin geçsin. Gövdesini satsa daha mübarek, herkesi satıyor. Aziz Nesin'e ne hakaretler karının yeni kitabında, herkes salak, herkes satılmış, o dürüst, devrimci, ilerici, kadıncı (ama erkek de seviyor)... böyle bir rezalet olamaz. A. onun yanında zemzemle yıkanmış. Berlin'de bir fırsat bulup, bu durumu herkesin önünde açıklayacağım. Bir yabancı ülkede kalabilmek için herkesi satmak bence çok büyük bir ayıp. Neyse, pis pasak, çirkin yürekli karı.”
    Tezer Özlü
    Sayfa 65 - Yapı Kredi Yayınları, pdf
  • "İnsanları tanrılar ve uluslar gibi hayali oluşumlara inandırmak istiyorsanız kıymetli bir şeyler feda etmelerini sağlamanız gerekir. Bu fedakarlık ne kadar acı verirse hayali oluşumun varlığı da o denli inandırıcı olur. Roma tanrısı Jüpiter'e bir boğa kurban eden yoksul bir köylü, Jupiter'in varlığına iyice kani olur, aksi takdirde bu aptallığına nasıl bir açıklama getirebilir? Sonrasında boğalarını kurban etmeye devam eder ki önceki tüm hayvanlarını boşa öldürdüğünü itiraf etmek zorunda kalmasın."
  • Kitap adına rağmen sadece Arap ve Latinlerin değil doğrudan Türklerin tarihine de 200 yıl boyunca ışık tutuyor.

    Bir tarafta, Emevi ve Abbasiler tarafından Endülüs ve Akdeniz kıyılarında kıstırılan Katolik Dünya, diğer tarafta ise Selçuklu komutanlarının öncülüğündeki Türklere Anadoluyu kaybeden ve Karadeniz üzerinden akınlar ile gelip Doğu Avrupa'yı istila etmeye başlayan farklı Türk kitleleri karşısında aciz kalan bir Doğu Roma var. XI. Yüzyılda Doğu ve Batı Hristiyanlığının bir hilalin pençesine düşmesi karşısında Hristiyan Dünya, hem medeniyetleri hem ilimleri hem de kuvvetleri karşısında yok olmamak için harekete geçecek ve Müslümanlar ile Türklerin kuvvetli saldırılarına, Haçlı Seferleri adı altında büyük bir kolonizasyan hareketi ve istila ile karşılık vererek savunma durumundan delicesine bir saldırı pozisyonuna geçecektir.

    Doğu Roma imparatoru Aleksios'un, güçleri karşısında tutunamadığı Selçuklu Türklerine karşı mezhep olmasa da din kardeşlerinden yardım çağrılarında bulunması ve Papa II. Urban'ın Katolikleri Müslümanların saldırılarına karşı dine sarılmaları gerektiği düşüncesiyle cennet ve ganimet vaatleri sonucunda harekete geçirmesi ile meydana gelen Haçlı Seferleri, insanlık tarihinin en kıyıcı savaşlarına ve katliamlarına sahne olmuştur.

    Öyle ki, Latin tarihçiler bile sırf Kudüs ve Antakya katliamlarını anlatırken kendilerinden utandıklarını dile getiriyor, bilek hizasına kadar kana bulanan sokakların tasvirini yaparak bu vahşet karşısında titriyorlardı. Doğuya gelen Avrupalı şövalye ve krallar ise katlettikleri müslümanları, yıktıkları şehirleri ve kendilerini takip eden dini kitlelerin parçalayıp yedikleri insan cesetlerini mektuplarında çekinerek anlatıyorlardı.

    Bu barbarlığa, intikam arzusuna ve yıkıma rağmen Müslüman Dünyanın yöneticileri ise öyle bir batağa saplanmış ki, değil başlatılan büyük kolonizasyon hareketinin tehlikesinin farkına varmak, Antakya şehri kaybedilirken bile birbirini öldürmek, kuyusunu kazmak ve itibarını kırmak için birlik olmaktan kaçınarak şehri ve insanlarına ölüme terk ediyorlar. İlerleyen Haçlılara karşı kaybedilen şehirlere ise bir Şamlı bir Halepli o şehri yöneteceğine Latinlerin eline geçsin diyerek yardım etmiyor, kendi din kardeşlerini ölümün pençesine atıyorlardı. Atabeyler ve yerel yöneticiler yozlaşmışlığın, bencilliğin ve kendi çıkarlarının uğruna yaşananlara tepkisiz kalıyor hatta Latinler ile ittifak etmenin yollarını arıyorlardı...

    Amin Maalouf bizzat bu savaşlar sırasında yaşamış olan tarihçilerin sıcağı sıcağına yazıya geçirdiklerini, iki yüz yıl boyunca yaşanan olayları ve gerçekleri olabildiğine objektif bir biçimde bir araya getirmiş ve iyi bir araştırma ile takdire şayan bir eser ortaya çıkarmış.

    Kitap bize, Haçlı Seferleri sırasında Müslümanların birlik olmaktan ne kadar uzak olduklarını ve düşmana karşı ne kadar aciz kaldıklarını acı bir şekilde gösteriyor. Ayrıca Arap coğrafyasının Selçuklu Türklerini işgalci olarak gördüklerini ve tüm devlet ileri gelenlerinin diz çöktüğü Selçuklu Sultanlarına rağmen halkın gözünde devletin yöneticisinin Bağdat'taki Abbasi Halifeleri olduğunu da çok güzel anlatıyor bu kitap; geçmişe duyulan romantizme karşı biz Türklere de iyi bir ders veriyor aslında.

    Halifenin ve Sultanın kendi meseleleri yüzünden Akdeniz şeridini nasıl yalnız bıraktıklarını, Latinlerin istilasına rağmen nasıl halen daha devletin başının kim olduğuna bir türlü karar veremeyip iktidar için birbirlerine düştüklerini çok güzel anlatıyor.

    Sonuç olarak bu kitap tarihin Müslümanlar açısından tozpembe olmadığını, birbirlerine düşerek nasıl parçalandıklarını ve ortak bir düşmana karşı bile nasıl bir araya gelip savaşamadıklarını gözler önüne seriyor. Hristiyan bakış açılı anlatıya karşı seferlerin yapıldığı topraklarda yaşayan insanları anlamak ve o dünyaya karışabilmek için Arapların Gözünden Haçlı Seferleri gerçek bir hazine. Okumak ve tarihin bu acı döneminden büyük dersler çıkarmak gerekiyor çünkü bugün yaşananlar bile o günden çok farklı değil ve tarih değil, hatalar tekerrür eder.
  • “Nâzım’ın bu aşkı o kadar uzak bir hurafat kahramanının, bir Jüpiter’in, vazifeşinas bir Roma imparatoru heykelinin aşkına benzer bir şey. Ah, nasıl bu aşktaki hararet eksikliğinden üşüyorum ve büzülüyorum! Birdenbire ihtiyarlamış gibiyim, Neriman.”
  • Çocukluğumun geçtiği Bursa'daki Yeşil Camiyi ve türbesini çok iyi biliyor olmam bu kitabı daha heyecanlı okumamı sağladı. O kadar güzel o kadar detaylı anlatmış ki Kendinizden geçiyorsunuz. Şible semtindeki Yeşil Cami ve Türbesi gerçekten Bursa'nın en iyi tarihi mekanlarından biridir. O altından dereler akan tarihi köprüyü geçtikten sonra yaklaşık 500-600 metre ileride olan türbeden sonra gelen Yeşil Cami Osmanlı'nın yaptığı en gizemli camilerinden biridir.

    Şible semti dereleri ile meşhur bir semttir. Yeşil Camii çini işlemeleri ve gözü yormayan huzur veren atmosferi ile gerçekten müthiş bir camidir. Kitapta hiçbir detay atlanmamış ve gözlemler çok iyi yazıya dökülmüş. Yeşil Camii imamlarıyla olan diyaloglarda gerçekten çok güzeldi.

    Şimdilerde olmayan asırlık Çınarı geçtikten sonra köşedeki Roma Dondurmacısı şu an maalesef yok. Oradaki dondurma belki de dünyanın en güzel dondurmasıydı diyebilirim. Rengarenk top top olan dondurma kakaolu külahla birlikte harikaydı. Bursa'yı ne kadar anlatırsanız anlatın yaşamadıkça gerçekten o atmosferi anlayamazsınız. O lezzetler tatlar Osmanlı'nın mutfağını çok iyi yansıtır. Mutlaka görmenizi tavsiye ediyorum. İskender yemeği de unutmayın :)