Sadık Cemre Kocak, Asteriks ve Roma Dünyası'ı inceledi.
21 May 08:11 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

İlki 1968 yılında yayınlanan Asterix Çizgi Roman serisi, bu kitapta biraz daha farklı olarak –belirtildiği gibi çizgi roman değil- Tarih kitabı rolü olduğu rolü. Kitabımız “Asterix’in Dünyası & Sezar ve Kleopatra & Korsanlar, Ozanlar ve Büyücüler & Hatipler, Oyuncular ve Sporcular & Asterix ve Eskiçağ Tarihi Araştırmaları” olarak beş bölümden oluşuyor.
İlk bölüm yani “Asterix’in Dünyası” bölümü oldukça çekici geldi çünkü daha önsöz kısmında hoş başladık –ki bu serinin doğasında var sanırım- kitabın anlatımında da filmde duyduğumuz Klasik Sözlerin anlatımı ve nereden geldiklerine değiniliyor. Mesela ‘Bu Romalılar Kafayı Yemiş’ sözünün gelişi ve Latinceyle dalga geçilmesi olayı anlatılıyor. Galya’nın gerçekten bir Tarih kitabı varsa Sezar’ı bayağı yerden yere vurmuş desek yeridir. Tabi gerçekten var mı o yörenin tarihini bilmiyorum pek araştırasım da yoktu yalan olmasın o yüzden kitap üzerinden ilerlemek en iyisi.
İkinci bölüm de “Sezar ve Kleopatra” kısmında Asterix’in, Sezar ve Kleopatra ile yaşadıkları çizgi roman destekleri ile anlatılıyor. Yaşananlar oldukça hoş aslında, gerçekten filmde de çok güzel yansıtılmış. Kitabı bitirdikten sonra iftara kadar seyrederim gibime geliyor. :) Özellikle Sezar’ın yaptığı tüm işlerde yaşadığı ‘Üstünlük’ duygusundan söz ediliyor. Kleopatra için mükemmel (!) bir burun ve hayat hikâyesi kısmı vardı –ki bölüm bitti hayat hikâyesi bitmedi kadının- ancak aklıma en çok takılan erkek kardeşiyle evlenip evlenmediği? Yuh ama ya.
Üçüncü kısım yani “Korsanlar, Ozanlar ve Büyücüler” kısmında da, Asterix Dünyasında Korsanlar bölümünde dönemin tüm korsanları ve neler yaptıkları anlatılıyor. Korsanların oldukça iyi betimlendiğini de belirtmek gerek. Aynı zamanda bu bölümde Asterix ve Din bölümü mevcut. Konu din olunca haliyle meşhut Tutatis unutulmamış ancak geneli Roma üzerine yazılmış desek yalan olmaz. Burada eklemek istediğim bir yer de var müsaadenizle.
https://i.hizliresim.com/yq890y.png
Bir sonraki bölümüz “Hatipler, Oyuncular ve Sporcular” ve bildiğiniz üzere artık kitaplarımı oldukça yavaş okuyorum. Ramazan nedeniyle vakit geçmesi için yoksa akşam olmadan kitap bitiyor ben ortada kalıyorum. :) Bu bölümüzde mahkeme sanatı, hatiplik ve eğlenceli birkaç resim üzerinden geniş bir bilgi veriliyor aslında bizlere. Oldukça hoş bilgiler de mevcut tabi. Romalıların araba savaşları -yarışları- üzerine olan sevgisini ve Olimpiyat Oyunları için oldukça güzel anlatımlar ve minik görseller mevcut.
Asterix ve Eskiçağ Tarih Araştırmaları yani son bölümüze de geldik. Sezar'ın, Belçika ile yaptığı savaş ve yaşananlar oldukça garip. Kim demiş en güçlü Belçika diye? Gereksiz kalabalık fazla güç değilmiş bunu öğrendik. Kitabımız hoş bir finalle bitiyor. Galya Tarihi kitabı gerçekten var mı merak ediyorum. Bir de bilinçaltına yerleşen Galya, Roma’dan büyüktür anlayışını silmemiz gerekebilir ancak bu filmin güzel olmadığı anlamına tabi ki gelmiyor. Şimdiden mutlu sabahlar dilerim, bana pek öyle olmadı..

Tuba VURAL, Roman Sanatı 1'ı inceledi.
12 May 06:22 · Kitabı yarım bıraktı · Beğendi · Puan vermedi

Bu kitabı yoğunluktan bıraktım. Akademik olmasına rağmen çok da terminolojik değil. Edebiyata meraklı olan herkes rahatlıkla okuyabilir. Özel bir bilgi gerektirmiyor. Benim yavaş gitmemin sebebi, okuduğum bazı romanları bazen bu kitaptaki ölçütlere göre incelemeye çalışıyordum. Karakterizasyonda bıraktım. Sonra devam edeceğim.

Eyüp Çelik, bir alıntı ekledi.
11 May 08:52 · Kitabı okudu · Puan vermedi

... kendimi uçurumdan boşluğa doğru yürümüş, ama henüz düşmemiş ve başına gelecek olandan habersiz bir çizgi roman kahramanı gibi hissediyorum.

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Robert M. Pirsig (Sayfa 169)Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Robert M. Pirsig (Sayfa 169)
G, Sarnıç'ı inceledi.
09 May 10:27 · Kitabı okudu · 9/10 puan

diline bayıldığım yazar. ama ben burada inceleme yapmak yerine, sözü orhan kemal beyefendiye bırakacağım. sait faik hakkında yazmış olduğu enfes bir yazı var ve bunu herkes okumalı. 51 önce orhan kemal'in varlık dergisi'ne yazdığı enfes yazı:

51 yıl önce orhan kemal şunları söylemiştir;

sait faik öleli on iki yıl oluyor. on iki koca yıl.. vay anasını... yıllar ne de çabuk geçiyor!
hiç unutmam, bir mayıs sabahıydı, kızım elinde hürriyet gazetesi, sapsarı, odama girdi:
— baba, dedi titreyen sesiyle, sait faik ölmüş!
dışarda bulanık, yağmurlu, pis bir hava vardı. yerimden sıçrayıp gazeteyi kızımın elinden heyecanla aldığımı hatırlıyorum. sonra bir ağ-lamak gelmişti içimden, gözyaşlarımı kızıma göstermemek için onu gazetesiyle yollamıştım aşağıya.

hastaydı, yatıyordu, dostlarını bile yanma kabul etmiyordu. biz bunu numara saymıştık. ‘büyük sanatçı numarası”. gülmüştük. öylesine inanmamıştık ki gerçekten hasta oluşuna, üzerinde durmamıştık, ölüm haberi işte bunun için ağlatmıştı beni.

ilk kitabı sarnıç'ı çok önceleri görmüştüm. daha sait'i tanımadan. sarnıç’ın ikinci baskısını tanıştıktan sonra, burgaz’daki evinde imzalayıp vermişti. (eylül 1950). şunlar yazılı:

(kardeşim, orhan kemal’e
nihayet bir güzel günde görüştük. bu hayra alâmet! biz görmesek bile bir gün herkesin iyi günler göreceğine işarettir.
sait faik)

"herkesin iyi günler” görmesini isterdi, bu isteğinde samimiydi. o kadar samimiydi ki, istese her bakımdan en yüksek hayatı yaşıyabileceği halde, yaşamaz, “herkes gibi" giyinir, “herkes gibi” gezer, “ herkes”in eğlenip zevklendiği yerlerde gezer dolaşırdı.

bana sarnıç ın ikinci baskısını imzaladığı gün, ona davetliydim. henüz istanbul’a göç-memiş, henüz istanbul lu olmamıştım. adana’da veremle savaş demeği cinsinden birkaç derneğin çeşitli işlerinde çalışan küçük bir kâtiptim, ama varlık, hikâyelerimi basıyor, kitaplarımı basıyordu. ben onu onun beni duymasından çok önce duymuştum. galiba 1938 lerde. adana cezaevi'nde beş yıla hükümlüydüm.
aklımda yanlış kalmadıysa yeni mecmua adlı dergide onun medar-ı maişet adlı romanı-nın tefrika edileceği üzerine bir ilân vardı. sonraları o dergide o roman yayınlandı mı? hatırlamıyorum. ama 1940 larda asıl tanıdım, sevdimdi ben sait faiki. bursa cezaevine yollanmıştım. adana'dan başlıyan “şairliğim”, bursa cezaevi nde sürüp gidiyordu. bu arada nâzım hikmet de gelmişti aynı cezaevine. benim şiirden çok hikâye, hattâ romana yönelmemin daha verimli olacağına değinmişti. bu arada sabahaddin ali, sait faik ve ötekileri tanıdım. hattâ ne yalan söyliyeyim, etkisi altında bile kalmadım dersem ’gerçekten uzaklaş-mış olurum.

evet, 1950’nin o pırıl pırıl eylül sabahı burgaz'a, sait faik’in dâvetine gitmiştim. çevre
baştanbaşa sait faik kokuyordu. sait faik’in hikâyelerindeki maviler, yeşiller, sarılar, turuncuların hepsi güne karışmıştı. beni iskelede karşıladı, yanında kocaman köpeği, yanyana, burgaz'ın o, insana meselâ italya’yı, yunanistan'ı, belki de ne bileyim başka herhangi bir avrupa kıyı şehrini hatırlatan sokaklarından geçerek, bu şimdi müze haline getirildiğini işittiğim evine geldik. beni annesine tanıttı, annesini bana. hattâ akrabası güzel, cici, şirin bir genç kızı da.

— senin hikâyeleri benimkinden çok sever..falan da dediğini hatırlıyorum

sonra annesiyle akraba küçük bayanın hazırladıkları kahvaltı sofrasına geçip oturduk. masada tereyağından, sütten, bala kadar neler yoktu. sait'i sonraları tanıdığım için ileri sürebilirim ki, o gün sait, bana verdiği önem yüzünden o itinalı sofrayı hatırlatmıştı. şüphesiz o sofra her zaman, her sabah hemen hemen aynı biçimde hazırlanıyordu ihtimal, ama sait faik in o benimle karşılıklı oturduğu anki iştahla oturmuş olacağını sanmıyorum.

onunla dargın olduğumuz sıralarda bile, ge-çim sıkıntısının verdiği umutsuz karamsar anlarımda bile onun rastgele bir cildini kitaplı-ğımdan çekip, rastgele açmış, okuduktan sonrakaramsarlığımdan kurtulmuşumdur.

dün elime, “îndiana university publications’un turkish literary reader” kitabı geçti. sait faik’in (yani usta) hikâyesini okumağa baş-ladım. inanın, onu ilk okuduğum günlerdeki tad gene aynı güçteydi. hikâyeyi bitirdiğim zaman içimde sait’si bir burukluk kaldı. sait’si diyorum, çünkü sait asıl hikâyelerinde his yanını duyurmuştur. yaşarken çokluk bulamadığı dostluğun tadını hikâyelerinde bulmak için yazar, bu arada okuyanlara da duyururdu.

açın yani usta hikâyesini, baştan başlayın okumağa. §u son paragrafı da birlikte okuyalım:

"heye gidi yani usta hey! bunda no var ki yani usta, ha? gelmedin gelmedin. ne çıkar
bundan? sen yine o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. ama yüreğimi bir şey, bir demirden avuç da sıkmıyor değil hani. ama boşver! inanma! hadi canım sen de! üzülme be yani usta. beni gördüğün zaman gülümseyiver. aldırma! tiyatro da n’oluyormuş? dünya’da dostluk vardır, be! o da ölmedi ya!”

gerçeklen böyle bir yani usta var mıydı?

sanmıyor, gerçeğini düşünmüyorum bile. ben burada, bu yani usta vesilesiyle sait faik in aradığı mutluluğu elle tutar gibiyim. hepimizden, herkesten bu içtenliği, onu yani usta’nın götürdüğü içtenliğin huzuruna götürmemizi bekler, bulamazdı. kuşkusu, içtenliklerimizin bir hergeleliğe, matrağa dayanıp dayanmaması-nı ayırt etmekten gelirdi sanırım. alay edilmek, ti’ye alınmak, işletilmek en büyük korkusuydu. onun için sağa sola çatar, onun için daha önce davranıp ti ye alır, dalga geçer, kar-şısındakini işletirdi

ne zaman, adalar’a gitmek .şöyle dursun, beyoğlu’na çıksam, sait faik karşıma çıkıverecekmiş gibi gelir. bizde pek az yazar kendini konularına böylesine sindirmiştir.

ölümünden az önce, daha doğrusu kliniğe yatmadan az önce demek daha doğru, gülhane parkı’nı boylamıştık. çisentili bir havaydı. so-ğuk. büyük ağaçlar hışıl hışıl. dert edindiği bir konu üzerinde konuşuyorduk. memleket edebiyatı, memleket sanatı, çalışan insanlara dair uzun uzun anlattıktan sonra, aynen şöyle dedi:

— evet, işçi, köylü, çalışan anadolu., anlı-yorum, konularımı buralardan almıyorum, bu meselelere dokunmuyorum diye bana çatıyorlar ama, ne yapayım birader? onları, onların meselelerini yakından bilmiyorum ki. iftira mı edeyim? yalan mı söyliyeyim?

hayir sait faik, hayır; yalan söylemedin; galiba en doğru şeyi yaptın. en iyi bildiğini
işledin. zaten şunu, bunu, şurayı burayı işlemek yok, “insan”ı, mutluluk ardında koşan insanı, insanı mutluluğa ulaştıramıyan kara çalı-larıyla birlikte “çalışan insan”ı işlemek var.

peki çalışmıyan? çalıştıran?

o da var elbette. onlar da insan, onları da işlemek var, ama bütün bunları, senin de bana armağan ettiğin sarnıç kitabının ön sözünde belirttiğin gibi: " ... bir gün herkesin iyi günler görebilmesi ’ için, sırf bunun için işlemek! en iyi bildiğini işlemek!

mustafa, Benim Adım Kırmızı'ı inceledi.
 28 Nis 19:24 · Kitabı okudu · 29 günde · Beğendi · 8/10 puan

Orhan Pamukun hemen hemen bütün eserlerini okudum ve özellikle nobel ödülü almış bir yazarın kitapları nasıl oluyorda bu kadar sıradan olabiliyor diye düşünmekteydim. Ancak benim adım kırmızı kitabı diğer kitapları ile kıyaslanamayacak kadar akıcı,okuması keyif verici. Ellidokuz bölümden oluşan ve anlatıcıların kendi bakış açıları ile olayı anlattığı yalnız orhan pamuk'un değil, türk edebiyatının da yüz akı başyapıt kitap. tüm karakterler ki buna cansız nesneler de dahil, birer sahne sanatçısı gibi sırayla sahne alır ve tüm açık yürekleri ile duygularını anlatırlar. yine de yazara bağlıdırlar.
bir saray nakkaşı cinayete kurban gider ve kendi ölüm hikayesini anlatarak kitap başlar. öldürülen nakkaşın nelerle karşılaştığını okuyarak tuhaf bir şekilde ölümün nasıl bir şey olduğunu görürüz ki bu bayağı bir ürperticidir daha ilk sayfalardayken.16. yy.da osmanlı nakkaşları arasında geçen romanda daha çok doğu ve batı'nın resmetme geleneği üzerinde durulmuş. örneğin, o dönemde batının sanatı da kendi gibi bireyseldir; resme imza atılır. doğu'nun sanatı da aksine bireysel değil kendi gibi toplumcudur; resme imza atılarak resim bireyselleştirilmez. diğer yandan polisiye roman örgüsü de okuyucuda merak uyandırır. özellikle resim sanatına ilgisi olanların daha bir aşkla okuyacağı bir kitap.

tabula rasa, bir alıntı ekledi.
 24 Nis 23:50 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Müzik sanatçısı, içinde kendi özyaşam öyküsü otursun diye, büyük ses yapıları yükseltirdi. Sanat az çok bir günah çıkartma sayılırdı. Estetik zevk almanın sanatı kirletmekten başka yolu yoktu. Yine Nietzsche'nin deyişiyle: "Müzik­te tutkular kendi kendilerinden zevk alırlar." Wagner Tristan'a, evliyken Wesendonk ile yaşadığı yasak aşkı yansıtır ve eğer ya­pıtının zevkine varmayı diliyorsak, şöyle iki saat süreyle bizim de evlilik dışı yasak aşkı yaşamaktan başka çaremiz yoktur. O müzik bizi üzüntüye boğar, zevk alabilmek için ağlamamız, bunalmamız ya da tutkulu bir zevkle kasılarak kendimizden geç­memiz gerekir. Beethoven'dan Wagner'e değin müziğin tümü melodramdır.

Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler, José Ortega y GassetSanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler, José Ortega y Gasset
Murat Sonğur, Aşk'ı inceledi.
13 Nis 13:05 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 6/10 puan

Elif Şafak’ın Aşk isimli romanı, edebiyat dünyasına yeni, fakat maalesef çok güçlü olmayan bir yazar kazandırdı: Aziz Zekeriya Zahara. Bu yazıda Zahara’nın romanını konu, tür, kurgu, karakter, üslup ve dil gibi, romanın temel unsurları açısından değerlendirmeye çalışacağım. Elif Şafak mı? Haşa, onu eleştirmek haddime değil, zira hepimiz biliyoruz ki o, “çok güsel yasıyooo.”

Şafak’ın romanının başlıca karakterlerinden biri olan Ella Rubinstein, bir editördür. Çalıştığı yayınevi, Zahara’nın Aşk Şeriatı adlı kitabını değerlendirmesi için onu görevlendirir. Orta sınıftan bir Amerikalı olan Ella elbette hayatının gidişatından, evliliğinden ve kocasından sıkılmış, bir çıkış ya da heyecan aramaktadır. Elbette Aziz’in romanından etkilenerek onunla iletişime geçer. Elbette aralarında bir aşk doğar. Böylece Aşk romanında bir yandan Elif Şafak’ın yazdığı, Ella ile Aziz arasında gelişen dünyevi aşkı okurken, bir yandan da Zahara’nın yazdığı, Şems ile Mevlana arasındaki “ilahi aşk”ı okuma imkânı buluruz.

Zahara’nın romanına geçmeden önce, kendisini kısaca tanımakta fayda var. İskoçya’da doğup büyüyen Zahara, 20’li yaşlarında fotoğraf sanatı ile uğraşır. Bu sırada Margo adında Hollandalı bir kadınla tanışır ve birbirlerine tamamen zıt karakterler olmalarına rağmen aralarında bir aşk başlar. Amsterdam’a yerleşirler. Uzun yıllar Margo ile yaşayan Zahara, işletme alanında kariyer planları yapmaktadır ve hayatını tamamen buna adamıştır. Çok sevdiği Margo bir trafik kazasında hayatını kaybedince Zahara hem kendi hayatını hem de genel olarak hayatı sorgulamaya başlar. Bütün hayatı sorgulama hikâyelerinde olduğu gibi, yavaş yavaş dibe vurmaya başlar. Eroin bağımlısı olur. Beş yıl boyunca Amsterdam’ın sokaklarında bir hiç gibi yaşar. Bir sabah “traş olmak için” baktığı aynada hayatı yeniden değişir. Toparlanmaya başlar, bir dergide fotoğrafçılık işi bulur. Dergi aracılığıyla gittiği Kuzey Afrika’da bir antropologla tanışır. Antropolog ona Mekke ve Medine’ye Müslüman olmayanların giremediğini, eğer bu iki yerin fotoğraflarını çekebilirse çok iyi iş yapacağını söyler. Bu fikir Zahara’nın aklına yatmıştır, fakat bir sorun vardır, oraya nasıl girecektir? Onun cevabını da antropolog verir, ne alakaysa sufilerin ona yardım edebileceğini söyler. Zahara da Fas’ta bir sufi dergâhına kapağı atar. Amacı sufileri kullanarak bir şekilde Mekke ve Medine’ye girebilmek ve oraların fotoğrafını çekebilmektir. Fakat işler düşündüğü gibi gitmez. Zamanla sufizmle ve “kendi”siyle tanışır. Dergâhta geçen uzun yıllardan sonra dışarıya sufi bir Müslüman olarak ve Aziz Zekeriya Zahara adıyla çıkar.

Zahara sufiliği benimsedikten sonra dünyayı dolaşarak fotoğraf çeker. Bu arada başından birkaç hayata ancak sığacak çeşitli olaylar geçer. “Hayatı bir roman”dır. Eh, belli bir olgunluğa eriştikten sonra da bir roman yazmaya karar verir; ancak kendi hayatının romanını değil, bir reenkarnasyonu olduğuna inandığı Şems-i Tebrizi’nin ve Mevlana’nın romanını. İşte biz faniler de –sağolsun- Elif Şafak sayesinde Zahara’yla ve onun romanıyla tanışırız.

Zahara’nın hayatının, Ferrasini Satan Bilge’nin hayatına benzediğini fark etmişsinizdir sanırım. Bir insanı “senin hayatın bir kurmaca karakterinin hayatına benziyor” diye eleştirmek çok hakkaniyetli bir davranış olmayabilir ama ne yapalım ki öyle. Asla, Zahara’ya sen hayat hikâyeni bizlere anlatırken Ferrasini Satan Bilge’den fazla esinlenmişsin demeye çalışmıyorum. Sadece, Zahara’nın hayat hikâyesi artık sıkıcı hale gelen bir klişeden ibaret diyorum: Kendi maddiyatçı ve başarı odaklı hayatının anlamsızlığından bunalıp Budizm, Sufizm vb bir doğu mistisizminde anlam arayışına çıkan ve elbette aradığını bulan Batılı / Avrupalı mevzusu. Zahara Ella’ya, “Bugün, tıpkı modernite öncesinde olduğu gibi, maneviyata ilgide patlama yaşanıyor. Tüm dünyada giderek daha fazla sayıda insan, hızlı ve meşgul yaşamlarında ruhaniyete yer açmaya çalışıyor(…)” diye yazıyor bir mektubunda (s. 188). Zahara’nın bu iddiası doğru mudur ya da ne derece doğrudur, bilmiyorum, ama şunu diyebilirim: ne sakızmış bu arkadaş, çiğneye çiğneye bitmedi.

İlk bakışta Zahara’nın romanının Şems ile Mevlana arasındaki ilişkiyi konu edindiği söylenebilir. Nitekim ben de az yukarıda öyle yazmıştım. Gerçekten de Zahara romanında, Şems ile Mevlana’nın tanışmalarını, aralarında gelişen dostluğu ve daha sonra Şems'in öl(dürül)mesine kadar varan ilişkiyi, tartışmalı meselelerle çok fazla ilgilenmeden aktarıyor. Ancak Şems-Mevlana ilişkisi, romanın esas konusu olmaktan ziyade, sanki Şems’in “gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı” adını verdiği listesini okuyucularına aktarmak için kullanılmış bir arka plan gibi. Şems, ilgili ilgisiz bir şekilde araya girip, bazen direk okuyucuya, bazen de romandaki başka bir karaktere söylerken ya da kendi kendine düşünürken öğrenebiliyoruz bu pek mühim kuralları (Bu tutarsızlığı ise Zahara’nın ilk romanı olmasından kaynaklanan acemiliğine verelim). İlgili ilgisiz diyorum çünkü zaman zaman Şems’in kuralı ile o kuralın aktarıldığı olay veya bağlam arasında ilgi olmayabiliyor.

Zahara’nın, tarihi olaylar ve karakterlerle ilgili tartışmalı konulara girmekten kaçınması doğru olabilir. Romancı, aynı zamanda bir tarihçi olmak zorunda değil. Fakat Zahara, tartışmalı konularla ilgili herhangi bir şey söylemediği gibi, olayların geçtiği dönemin toplumsal ve siyasal ortamına, kültürüne, şehre (Konya’ya) yani kısacası mekâna dair de pek bir şey söylemiyor. Şems ve Mevlana sanki 13. yüzyılda değil de günümüzde yaşıyorlar. Tarihi roman yazmanın en zor yanlarından biri, konu edilen dönemi iyi betimlemek olsa gerek. Mevlana ile Şems ilişkisi ya da başka bir tarihi olay, kaba hatlarıyla hemen her yerden öğrenilebilir. Romanda, ama özellikle tarihi romanda en önemli unsurlardan biri, olayın geçtiği dönemin atmosferini, sosyal ve kültürel yaşamıyla, diliyle, sokağıyla, şusuyla busuyla iyi yansıtabilmektir. Diğer türlü, bu aralar iyi satıyor diye bir tarihi roman yazmış olursunuz.

Tarihi romanlarda en büyük handikaplardan biri de dil ve içerik açısından anakronizmlere düşme ihtimalidir. Zahara’nın romanında da buna dair bazı örnekler var. Bunlardan birkaçı:

“köksüzüm, yurtsuzum” (s. 62). Rumen filozof Cioran, Neandertal’lerin bile sebepsiz can sıkıntısı hissine sahip olduklarını; bu sıkıntının modern insana özgü olduğu şeklindeki varoluşçu tezi duydukları takdirde ise -en hafif ifadeyle- güleceklerini yazar. Kendini bir yere ait hissedememe de, sebepsiz can sıkıntısı gibi, herhalde çok eski bir his olsa gerek. Ancak. 13. yüzyılda yaşamış Şems’in, 20 yüzyılda popüler hale gelmiş kavramlarla konuşması biraz yadırgatıcı olmuş.

“Orta oyunu” (s.179). Sarhoş Süleyman adında bir karakter, içinde bulunduğu durumu bir ortaoyununa benzetince bekçiden dayak yer. Eh, o devirde henüz ne olduğu bilinmeyen, orta oyunu diye bir şeyden bahsettiği için hak etmiş sayılır.

“hayal perdesinde karagöz oynatanlar” (s. 321. Mevlana kullanıyor bu deyimi). Deyim çok güzel olabilir, ancak Karagöz diye bildiğimiz oyun da o dönemde henüz yoktur.

“bugüne dek keşfedilmemiş bir kıta bedenim” (s. 376). Mevlana’nın eşi Kerra o zamanlar keşfedilmemiş kıtaların olduğunun farkında. Kimbilir, denizcilikten anlasa belki Amerika’yı keşfe de çıkabilirdi.

“Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.

O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur.
Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç.
Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.” (s. 397. Şems’in 37. kuralı). Saat, en az 5 bin yıllık geçmişi olan bir araç. Fakat saniye, dakika? Hele tanrıyı bir saat ustasına benzetmek, 13. yüzyılda!


Romanda Şems Mevlana ilişkisi, kronolojik bir sırayla anlatılmış. Şems’in ölümünü ise ileri-geri gidiş-gelişlerle okuyoruz. Kurgu açısından romanın başarılı olduğu söylenebilir. Ancak şöyle bir “kusur”u da belirtmem lazım. Şems Bağdat’tan ayrılmaya karar verdiğinde, o ana değin gayet rasyonel bir şekilde ilerleyen romanda birdenbire, Binbir Gece Masalları’ndan aşina olduğumuz, doğaüstü güçleri olan şahıslar ve onların mucizevi nesneleri ortaya çıkar. Şems’in bağlı olduğu dergâh’ın başı Baba Zaman/Efendi ona, içinde bir ayna, bir mendil ve içi merhemle dolu minik bir şişenin olduğu bir kutu verir (s. 118). Bu kısmı okuduktan sonra, bu üç nesnenin, başının sıkıştığı bir anda Şems’i kurtaracaklarını yahut bir yerlerde onun işine yarayacaklarını düşünüyorsunuz ister istemez (bkz. Çehov’un silahı). Şems bu kutuyla Konya’ya hareket eder ve kısa süre içinde bu üç nesneyi onlara kendisinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüğü birilerine verir. Aynayı bir cüzamlıya (s. 161), mendili bir fahişeye (s. 177), merhemi de yaraları olan bir sarhoşa (s. 181)… Bu andan itibaren de söz konusu üç nesnenin, bu üç insanın hayatında bir değişiklik yaratacağı beklentisine düşüyorsunuz; ben öyle düşündüm en azından (Ah Çehov ah!). Ne var ki bu nesneler yeni sahiplerinde de bir değişime yol açmadıkları gibi, romanın sonraki sayfalarında da akıbetlerinden bir daha bahsedilmez. Yalnız fahişe müstesna, onda gerçekleşen değişimin de Şems’ten aldığı mendille bir ilgisi yoktur zaten. Açıkçası bu üç nesnenin hikâye içinde nasıl bir işlevleri olduğunu ben çözemedim. Umarım benim anlayışsızlığımdır. Yoksa bu ayna, mendil ve merhem dolu şişe üçlüsünün, Zahara’nın mensubu olduğu Sufizm’de bizim bilmediğimiz ezoterik bir manası mı var?

Romandaki karakterler ise hem olabildiğince yüzeysel çizilmişler hem de Zahara’nın kendisi gibi, son derece klişeler. Örneğin koşullar nedeniyle kötü yola düşmüş, ama tövbekâr olmaya hazır fahişe, Yeşilçam’da da çok sık kullanılan, herhalde en basmakalıp karakterlerden biridir. Üzerine, değme edebiyatçıya taş çıkartacak benzetmeler yapıp cümleler kurunca (s. 284), inandırıcılıktan iyice uzaklaşıyor. Aynı şekilde Sarhoş, Dilenci, Katil, Mutaassıp vd, tam da isimlerinin hakkını verecek kadar klişeler. Tabi başka bir açıdan bakınca bu bir başarı olarak da değerlendirilebilir. Kerra, Kimya, Sultan Veled, Alaaddin gibi, Şems-Mevlana ilişkisinde rolü olan karakterler ise varla yok arasılar; sadece işlevleri ölçüsünde hikâyeye girip çıkıyorlar. Kişilikleri en ayrıntılı çizilenler ise Şems ve Mevlana, haliyle. Şems, inançlı, inandıkları uğrunda canını vermeye hazır, kararlı, ancak o ölçüde açık fikirli biri olarak çizilmiş. Ayrıca daha bağımsız karakterli. Örneğin evliliğe karşı, ancak Mevlana’yı kıramadığı için Kimya ile evlenmeyi kabul ediyor. Mevlana ise sanki onun karşıtıymış gibi; daha edilgen, daha yumuşak ve sanki daha fazla düzen taraftarı ve tutucu.

Elif Şafak’ın olduğu gibi, Zahara’nın romanının da Türkçeye çevrilmişini okuyoruz. Bu nedenle, İtalyancadaki çevirmen haindir (traduttore traditore) sözünü de hatırlatarak, dil ve kelime kullanımıyla ilgili bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak belki yukarıda sözü edilen “dönemin atmosferini yansıtabilmek” kaygısıyla –herhalde çevirmen tarafından!- kullanılmış bazı kelimeler var ki metinde karşılaşınca “dönemin atmosferini yaşamak”tan ziyade hafiften irkiliyorsunuz: akıl baliğ (s. 16), mebzul miktar (s. 16), iştiyakla (s. 17), mutada amade (s. 25), münezzeh (s. 30), mutmain (s. 78)… bunlardan birkaçı.

Son olarak, kitabın ismine dair yorum da Zahara’nın kendisinden gelsin: “Aşk kullanıla kullanıla içi boşaltılmış bir kelimeye döndü…” (s. 391)

Barbaros, bir alıntı ekledi.
12 Nis 12:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Freud, bu alıntıyı beğendi.
Roman sanatı, sır gibi saklamak istediğimiz utançlarımızı başkalarıyla paylaşabilmenin bizi özgürleştireceğini öğretti bana.

Babamın Bavulu, Orhan Pamuk (Sayfa 40 - YKY)Babamın Bavulu, Orhan Pamuk (Sayfa 40 - YKY)

Türlere Göre Okumanız Tavsiye Edilen Kitaplar:
Türlere göre okumanız tavsiye edilen kitaplar:

FELSEFE

Küçük Prens
Özgürlüğe Uçuş
Bhagavad Gita
Sessizliğin Sesi
Tanrısal Öngörü
Sofie'nin Dünyası
Devlet
Zihinsel Konsantrasyon
Simyacı
Maya'nın Oyunları
Sokrates'in Savunması
TEB
Dhammapada
Aklın Sırrı
Felsefenin Tesellisi
İlahi Aşk
Dünyamıza Bakış

TARİH

Nutuk – Mustafa Kemal Atatürk
Şu Çılgın Türkler – Turgut Özakman
Semerkant – Amin Maalouf
Katre-i Matem – İskender Pala
Osmancık – Tarık Buğra
Fedailerin Kalesi Alamut – Vladimir Bartol
Devlet-i Aliyye – Halil İnalcık
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Yuval Noah Harari
Şah ve Sultan – İskender Pala
Devlet Ana – Kemal Tahir
Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı
Limon Ağacı – Sandy Tolan
Deli Kurt – Hüseyin Nihal Atsız
Bozkurtlar-- Hüseyin Nihal Atsız

BİLİM

Ataların Hikayesi
Bilimin Sınır Bölgeleri
Büyük Tasarım
Ceviz Kabuğunda Evren
Evrenin Dokusu
Evrenin Zarafeti
Evrim mi? Yaratılışçılık mı?
Gen Bencildir
Her Şeyin Teorisi
Hiç Yoktan Bir Evren
İnsanın Türeyişi
Kara Delikler ve Bebek Evrenler
Milyarlarca ve Milyarlarca
Olağanüstü Buluşlar
Otostopçunun Galaksi Rehberi
Tüfek, Mikrop ve Çelik
Türlerin Kökeni
Yerkürenin En Güzel Tarihi
Zamanın Kısa Tarihi
Derin Basitlik
İlk Üç Dakika
İnsan Nasıl İnsan Oldu?
İyilik ve Kötülüğün Bilimi
Kozmos

PSİKOLOJİ

Akıl Hastalarının İç Dünyası - Bert Kaplan
Dört Arketip - Carl Gustav Jung
İnsan Olmanın Psikolojisi - Abraham Maslow
Keşfedilmemiş Benlik - Carl Gustav Jung
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı - Erich Fromm
Ölüm Korkusunu Yenmek - Irvin D. Yalom
Kendi Kendine Psikanaliz - Karen Horney
Deliliğin Tarihi- Michel Foucault
Psikoloji ve Ruhsal Hastalık - Michel Foucault
Mutluluk Psikolojisi - Nevzat Tarhan
Kendini Arayan İnsan - Rollo May
Psikanaliz Üzerine - Sigmund Freud
Cinsel Yasaklar ve Normaldışı Davranışlar - Sigmund Freud
İnsanın Anlam Arayışı - Victor E. Frankl
Duyulmayan Anlam Çığlığı - Viktor E. Frankl
Sofie'nin Dünyası - Jostein Gaarder
Korkular - Özcan Köknel
İnsan ve Davranışı - Doğan Cüceloğlu
İnsan Olmak - Engin Geçtan
50 Soruda Psikiyatri - Ali Nihat Babaoğlu
Çağımızın Nevrotik Kişiliği - Karen Horney
Günümüzde Psikoterapi - Saffet Murat Tura

ROMAN

İkna (Persuasion, Jane Austen, 1817)
Emma (Jane Austen, 1815)
Günden Kalanlar (The Remains of the Day, Kazuo Ishiguro, 1989)
Howards End (EM Forster, 1910)
Dalgalar (The Waves, Virginia Woolf, 1931)
Kefaret (Atonement, Ian McEwan, 2001)
Clarissa (Samuel Richardson, 1748)
İyi Asker (The Good Soldier, Ford Madox Ford, 1915)
1984 (George Orwell, 1949)
Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice, Jane Austen, 1813)
Gurur Dünyası (Vanity Fair, William Makepeace Thackeray, 1848)
Frankenstein (Mary Shelley, 1818)
David Copperfield (Charles Dickens, 1850)
Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights, Emily Brontë, )
Kasvetli Ev (Bleak House, Charles Dickens, 1853)
Jane Eyre (Charlotte Brontë, 1847)
Büyük Umutlar (Great Expectations, Charles Dickens, 1861)
Mrs Dalloway (Virginia Woolf, 1925)
Deniz Feneri (To the Lighthouse, Virginia Woolf, 1927)
Middlemarch (George Eliot, 1874)

Bir Oturuşta Okuyup Bitireceğiniz KLASİK Kitaplar:

John Steinbeck - Fareler ve İnsanlar
Franz Kafka - Dönüşüm
Stefan Zweig - Satranç
Jose Saramago - Bilinmeyen Adanın Öyküsü
Antoine de Saint-Exupery - Küçük Prens
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
Hank Moody - Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor
İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası
Hermann Hesse - Siddhartha
Sun Tzu - Savaş Sanatı
Dostoyevski - Yeraltından Notlar
Natalie Babbitt - Ölümsüz Aile
Goethe - Genç Werther'in Acıları
Uğur Koşar - Yüzleşme
George Orwell - Hayvan Çiftliği
Albert Camus - Yabancı
Dostoyevski - İnsancıklar
Knut Hamsun - Açlık
Dostoyevski - Kumarbaz
William Shakespeare - Fırtına
Marc Van De Mieroop - Hammurabi
Paulo Coelho - Simyacı
Alexandre Dumas - Monte Cristo Kontu
İlhami Algör - Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
Ferit Edgü - Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı
Richard Bach - Martı Jonathan Livingston
Tolstoy - İtiraflarım
Gabriel Garcia Marquez - Kırmızı Pazartesi
Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Listeye eklemek istediğiniz veya eksik bulduğunuz kitap olursa yorum olarak yazabilirsiniz ben listeye eklerim :)

Herkese iyi okumalar dilerim ...